![]() |
![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
|
|
Güneye Dönüyorum / Arjantin`in Kısa Tarihi | Kategori: Gezi hikayeleri Yazılma: 16.05.2008 | Okunma: 1011 | Yorumlanma: 0 "Vuelvo al Sur" şarkısının son versiyonunu verip de, orijinalini vermemek kanımca Astor Piazzola`ya haksızlık olurdu. Bu bandoneonun daha güneyli üflediğini söyleyebilirim. Sizleri şarkının tadını çıkarmaya davet ediyorum. | | devamını gizle..
Okumaya devam etmek isteyenler içinse Arjantin`in ilginç coğrafyasına ve yakın tarihine kısa bir yolculuk yapmayı öneriyorum Büyük, alabildiğince uzanan boşluklar, ufak çalılıklar, ve kuraklığa rağmen bir renk cümbüşü sizi karşılar. Arjantin`de pampadır buraları. Pampalarda koyun yetiştirilir, vahşi atlar koşar. Devenin atası olan guanacoları da, sadece koşan ve uçamayan dev avestruz kuşlarını da bu geniş coğrafyada görebilirsiniz. Patagonya’dır burası. Dünyanın güneyi, uç noktası, çıkmaz sokağı. Belki on yıllar önce bu yüzden gelmiştir çingeneler dünyanın unuttuğu bu noktaya. Önyargılardan kaçmak, ve en uzak yeri bulmak amacıyla. Sokaklarda tanıdık kıyafetleriyle, ve falcı bacılarıyla onlar da sizi karşılar Patagonya’da. İki ülkenin sık sık sınır değiştirdiği, ve tüm kıtayı baştan aşağı donatan ve süsleyen, bölen ve birleştiren And Dağları`nın bitim noktasıdır burası. Sürgün yeridir de aynı zamanda. Politik suçluların belki bazı suçsuzların sürüldüğü yer. Zamansız bir mekandır, ancak Arjantin’in geçmişinde önemli bir yeri ve anlamı vardır... Arjantin’in Kısa Tarihi ve Toplumsal Yapısı Geçmişte Arjantin’de kilise ve ordu birlik olmuş ve otoriter bir rejimle halka çok cefa çektirmiş. Bu kanlı dönemde on binlerce kişi ölmüş, ve on binlerce kişi kayıplara karışmış. Ve bu dönemden beri oğullarından haber alamayan anneler bugün Arjantin sosyal yaşamında çok aktif toplumsal bir hareket oluşturmakta, senede bir gün toplanırlar ve acılarını haykırırlar ‘Plaza de Mayo’ meydanında. Bu olaylar sonucu halk hem ordudan hem de dinden soğumuş Arjantin’de, belki bu yüzden bugünkü siyasi arenada bütün partiler sosyalisttir. Gariptir ki her ne kadar baskıcı veya yolsuz rejimlerden kurtulamasa da Arjantin, altyapısı, eğitimi, ve halk arası dayanışması yüksek bir toplum olarak dikkati çeker. Ernesto che Guevara`nın anavatanıdır ve sokaklarda çeşitli kurnazlıklarla ya da el sanatlarıyla geçinmeye çalışan gençleri hala görebilirsiniz. Erkekler arasında hem duygusal hem fiziki yakınlığıyla bizim memleketi andırır, bütün güney Amerika’da erkeklerin yanaktan öpüşerek selamlaştığını sadece bu ülkede görebilirsiniz. Belki "che" bu memleketten zamanında bir daha dönmemek üzere ayrılmıştır ama bugün Arjantin çok sosyal bir memlekettir. Sağlık ve eğitim tamamen ücretsiz, ulaşım da inanılmaz ucuzdur. Umumi tuvaletlerin para almadan nasıl temizlendiğini anlamanın yolu, toplumdaki aidiyet ve gönüllülük hislerini anlamaktan geçer. Tuvaletlerde çalışan kişiler geçimlerini tamamen sizin bırakacağınız bahşişlerden kazanacağı için bir süre sonra siz de bozuk para bırakmaya başlarsınız. Zorla güzellik olmasa da, gönüllü güzellik olur işte. Arjantin‘de, bizdeki gibi boş koltuklu otobüslerde ayakta gitmekte ısrarcı gençler görebilirsiniz. Arjantinliler gururludurlar, genelde yalan söylemezler, ama ara sıra abarttıkları görülmüştür, özellikle hava atma fırsatını hiç kaçırmazlar. Bir dükkanda istediğiniz mal ya da servis yoksa sizi hiç çekinmeden rakip dükkana yollayacaktır Arjantin’li tezgahtar (bunun bizde nadir rastlanan bir şey olduğu kesin) Sabah yerba mate içmeden güne başlayamayan ya da uzun yola termos ve matesiyle çıkamayan milyonlarca Arjantin’li vardır. Bu bol kafeinli tropik iklim bitkisinin yeşil yaprakları, 80-90 derecelik sıcaklıkta suyla süzülür ve demir bir pipet vasıtasıyla içilir, `bir mate içer misin?` sosyal kaynaşmanın bir numaralı yoludur. Çünkü su kabağından oyulmuş tek bir bardak ve tek bir pipet kimi zaman on kişi tarafından paylaşılır. Mateyle beraber o günün sohbeti de edilir. Mate hazırlama ve sunma da artık bir nevi sosyal tören niteliği kazanmıştır. Kimisi soğuk, kimisi şekerli sever mateyi; kimisi içine limon kabuğu, kimisi nane yaprağı katar da içer yerba mateyi; yani bin bir çeşit içme yolu vardır matenin, ama değişmeyen şudur ki, paylaşınca ve sohbetle daha keyiflidir mate. (Buenos Aires şivesiyle şjerba mate) Arjantin halk edebiyatının en önemli örneklerinden birisi Martin Fierro yani "Demir Martin"dir. Aslında bu iki kitaplık dev şiirsel yapıtın yazarı entelektüel bir gazetecidir ama uzun yıllar "gaucho" yani köylülerle yaşamış ve sosyalist hareketlerde öncülük etmiştir. Demir martin, bir adam öldürdüğü için kaçmakta olan, elinde gitarı başında şapkası, köy köy dolaşan ve doğaçlama şiirler söyleyen bir Arjantin `aşığı`dır. Sade ama bilge gaucho kültürünü temsil eder. Gauchito Gil`se bir anonim halk kahramanıdır ve yolcuların koruyucusudur. Kamyonlarda kırmızı siyah renkte, uzun siyah saçlı ve sakallı bir adamın resimlerini görürseniz bilin ki Gauchito Gil’in resimleridir onlar. Otoriteye başkaldıran bir köylüdür o. Alman bir arkadaşım bir keresinde "Arjantin beni bazen ürkütüyor, çünkü sanki bizim geleceğimiz burası" demişti. Avrupa’nın ve batının siyasi geleceğinden bahsediyordu yani...peki olabilir mi? Dünyadan fiziksel olarak soyutlanmış bu vakumda, gerçekten de toplumsal evrim daha hızlı yol almış ve geleceğimizi oluşturmuş olabilir mi? Din & ordu birliğinde tam teşekküllü bir totaliter rejim neyse ki hala bizim başımıza gelmedi, ve neyse ki onların yaşadığı kadar kanlı bir iç kırım dönemi geçirmedik. Ama Arjantin bizim geleceğimiz ise, bu beni pek ürkütmüyor. Yaşadıkları ekonomik kriz, ve İngiltere’ye yenildikleri Falkland (Arjantin’de Malvinas) savaşından sonra, Arjantin’deki emperyalist ve benmerkezci hava, yerini birlikçi ve mütevazı bir kültüre bırakmış. Eski siyasi lider Menem, on beş yıllık iktidarı sırasında her ne kadar ülkenin tüm petrol kuyularını ve büyük arazilerini yabancılara satmışsa da, aynı dönemde tüm dış borç silinmiş, okul ve eğitim serbestleşmiştir. Yine de kimseyi Menem hakkında olumlu konuşurken bulamazsınız, ve ona halk arasında verilen genel ad da "büyük o. Çocuğu Türk”tür. Aslında Suriye kökenlidir Menem, ancak 1918 öncesinde gelen herkes gibi, onun da ailesi Türk pasaportuyla gelmiştir. Bu hikayeyle kendinizi bir nebze savunma şansınız doğar. (tabi Suriyeli’yseniz, o aslında bir Türk’tü diyerek işin içinden çıkabilirsiniz) Tüm bunların dışında, kadınların başları dik yürüyüşü gerçekten görülmeye değerdir Arjantin’de. Arjantin kadını bir erkek kadar özgürlükçü, bir erkek kadar savaşçı ve belki bir erkekten daha mücadeleci ruha sahiptir. Namusu içinse kimseye hesap vermez. Eğitimin ve sağlığın bedava olması, belki de önemli faktörlerdir kadının bu kadar özgür olmasında, ne de olsa çocuklarının yiyeceği dışında pek bir maddi yükümlülüğe de kalmamıştır kadının. Ama tüm bunlara rağmen, aile bağları en güçlü Latin Amerika ülkesi Arjantin gözükmektedir. Büyük aileler, pazar günlerini uzun masalarda mangal yaparak geçirmeyi severler. Pek tabi kirli çamaşırları da vardır Arjantin’in. Pek yakın zamanda, soykırım olarak da nitelendirilebilecek bir kıyım gerçekleştirmiştir güneyde. `Selknam` ve `Yamana` adı verilen ve Eskimo tarzı yaşayan bazı yerli kabileleri tamamen yok etmiştir yerleşici köylüler ve balina avcıları. Bunun dışında Şili’yle ortak paydası olan Mapuche yerlileri ikinci sınıf vatandaş hissederler kendilerini Arjantin’de (ve Şili’de). Aslında melezdir Arjantinlilerin çoğu, Maradona da dahil olmak üzere...ama bazıları, Avrupa’dan gelen atalarını göğüsleri kabara kabara anlatırlar. Ayrıca yine az zaman önce, komşu üç ülke: Uruguay, Brezilya ve Arjantin birleşmiş ve belki milyonlarca Paraguaylıyı bir savaşta öldürmüşlerdir. Şililileri ise pek sevmez Arjantinliler. Şilililer de onları pek sevmez. Mesela Şilililer Arjantin şarabıyla dalga geçer, Arjantinliler de Şilililerin lehçesiyle. Zamanında savaşmışlardır tabi ki, ama krizden beri ekonomik dengeler tepetaklak olmuş, ve ilk defa Şili, Arjantinlilerin iş aramak için gittiği ülke konumuna gelmiştir. Ne de olsa artık Şili, bütün Latin amerikanın en zengin ülkesi sayılır. | | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Yazılma: 16.05.2008 | Okunma: 2122 | Yorumlanma: 0 ...hava sıcaktı,altımda arabam,sol elim dışarıda,sevdiğim şarkı çalıyordu,soğuk içecekler,kimse yoktu yanımda,yol çok uzundu ve dümdüz,kasis yok sağa sola dönmek yok ama bu çok uzun yolun sonunda trafik lambaları vardı,ben yolun çok uzun olduğuna aldanıp o lambalara ulaşacağımı fazla düşünmemiştim...arada bir yanımdan diğer araçlar geçiyor,ben hiç mi hiç rahatsız | | devamını gizle..
yanımdan diğer araçlar geçiyor,ben hiç mi hiç rahatsız edilmiyordum;şehir,kalabalık,insanlar çoook uzakta duruyordu...ses hiç yoktu benim teypten çıkandan başka!hiç bitecek gibi değildi arabanın gazı...ohh gel keyfim gel...akşam olmuyor,sabah ayazı yüzüme vurmuyor,güneş fazla yakmıyordu.gidiyordum işte yarınlarıma,hayallerime dertsiz,tasasız! ...ve o bitmez sandığım yolun sonuna değil ama çok çok uzun menzilden sonra gelen yol ayrımına varmıştım;trafik lambaları vardı,beklemem gereken.işin ilginç tarafı lambalar kırmızı,yeşil,kırmızıydı!etrafımda artık tırlar,kamyonlar,taksiler,otobüsler vardı.çok ama çok kalabalıktı;kendimi acayip bunalmış hissettim,şoförler bağırıyor,kornalar hiç susmuyordu dad dad,düd düd,bense afallamıştım.iyi ama ne güzeldi yolculuk?kırmızıda beklemeli yeşil yanınca hızla geçmeliydi yoksa son kırmızı oldukça uzun süre bekletiyormuş,bilemedim... hep böyleyiz işte yapmamız gereken bir iş,görev,ödev vardır.bizler zamanımız çok ve yeterli iken hiç düşünmeyiz yolun sonuna yada ayrımına geleceğimizi.geliriz oraya ama son dakikalarda artık yapacak birşey olmadığından kurtarmaya çalışırız paçayı,ikinci kırmızıya yakalanmamak için!ah ah şu son dakikalarda olmasa biz insanlar hiçbir iş yapmaya zorlamayacağız kendimizi. İKİNCİ KIRMIZIYA YAKALANMAMAK DİLEĞİYLE | | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Yazılma: 16.05.2008 | Okunma: 2425 | Yorumlanma: 0 Silvan’a Endişeli Gidiş... Ağlayarak Dönüş… Artık Diyarbakır yolu görünmüştü. Yeni tayin yerimiz Diyarbakır ili, Silvan ilçesi, Otluk köyü idi. Diyeceksiniz ki hocam ne oluyor? İki yıl, üç yıl dedi mi tayin. Evet, o zamanlar rotasyon uygulaması ile bölgelere göre, görev yılları belirleniyor, bu süre bitince de gerekli hazırlıkları yaparak yola düşmek gerekiyordu. | | devamını gizle..
Belki o zamanlar bu zorumuza gidiyordu. Fakat bunun iyi taraflarının daha çok olduğunu yıllar sonra anladım. Değişik bölgeleri, değişik kültürleri ve değişik insanları tanıma fırsatı buluyor, hayat tecrübesi kazanmış oluyordum. Yaşamıma ve düşüncelerime çok olumlu katkılarının olduğunu söyleyebilirim. Atandığım yeri görmek için Silvan’a gittim. Değişik bir bölge, değişik insanlar. Ne yalan söyleyeyim, içimde endişe ile karışık bir heyecan var. Fakat bu endişemin yersiz olduğunu çok geçmeden anladım. İnsanların sıcakkanlı, cesur, samimi, mert, dürüst, misafirperver oluşları düşüncemin yanlış olduğunu ispatladı. İlçede tanıştığım köylülerle bir akşamüzeri köye gittik. Köye gidinceye kadar hava kararmıştı. Hiçbir yeri göremedim desem yalan olmaz. Sabah kalkınca ilk işim okulu görmekti. İlk şoku ilçede yaşadığım için, okulu görünce fazla bir tepkim olmadı. İlçede köylülerle konuşurken, okulun durumunu, öğrenci sayısını sorduğumda köylüler: — Hocam, okulumuz yeni yapılıyor. Henüz inşaatı devam ediyor demezler mi? — Ne yani, şu anda ders yapacağımız bir sınıf yok mu? Dedim. Neyse bunları geçelim. Okulun yanına varınca gördüm ki, henüz duvarlar yeni örülüyor. Yani bir iki aydan sınıfta derse başlayamayacağımız anlaşılıyordu. Şoku artık atlatmıştım. Kader, nasip dedim. Kısmetimizde bu da varmış. İçimdeki eğitim aşkı ve çocuk sevgisi, mesleğe duyduğum saygıdan dolayı katlanmamız gerektiğine inanıyordum. On beş günlük kanuni süremi tamamlayıp yeni görev yerime gelip başladım. Annem ve eşimle birlikte köye gelişimiz biraz maceralı oldu. Nasıl annemle birlikte Ordu’ya vardığımızda çamurdan zor bela eve geldiğimiz gibi, bu seferde köy yolunun bazı bölümleri bozuk olduğundan, yağmurlu havalarda taksiler çamura saplanıp kalıyorlar. Bizde akşamüzeri çamura saplandık. Rahmetli anam ikinci kez çamurla karşılaşıyordu. Çevreden gelen köylülerin yardımıyla güç bela çıkarak köye ulaştık Bu çamura saplandığımız yerler için sonraları çevre köylerle de işbirliği yaparak, çakıl taşları dökerek yolu normal bir hale getirmek için uğraştık. Öğretmenim! Bu Günde mi Çalışacağız? Okulun bahçesini de öyle bir temiz hale getirdik ki köylüler okula gelince memnuniyetlerini ifade ediyorlar: — Hocam elinize sağlık, okul bahçesi çok güzel olmuş diyorlardı. Bahçede irili ufaklı taş bırakmadık. Her yer yemyeşil çimenle kaplanmıştı. Öğrencilerimi herhalde çok çalıştırıyordum ki; — Çocuklar! Bugün çevre temizliği, tertip, düzen ve çalışması yapacağız deyince çocuklar beni kırmamak, incitmemek için bir şey söylemiyorlardı ama. — Öğretmenim! Bugün de mi çalışacağız? Diye gözümün içine bakıyorlar, adeta gözleriyle çalışmak istemediklerini söylüyorlardı. Çocukları teneffüslerde ve derslerin bitiminde, hafta sonunda her yakaladığım yerde çalıştırıyordum. Çalıştırıyordum ama onların gönüllerini alıyor, yaptığımız işin önemini de anlatmayı ihmal etmiyordum. Öğretmen olarak gerek köy halkına, gerek öğrencilerime örnek olmak zorunda olduğumun bilincindeydim. Temiz, tertipli ve düzenli olmanın insanın başta gelen görevlerinden olduğunu anlatıyor ve de uyguluyordum. İnşallah öğrencilerim haklarını helâl ederler. Okulun bahçesi yetmiyor, bazen de köyün içinde çevre temizliği yapıyorduk. Köyde zamanımız boldu. Öğrencileri ne zaman çağırsam işleri olmadığında hemen geliyorlardı. Yani elimizin altında bir öğrenci ordusu vardı. Göreve başladım diyorum, biraz öncede söylediğim gibi okul bahçesinde ders yapacağız. Köyde okul çağı geçmiş sekiz, dokuz, on yaşlarındaki çocukları toplayıp geçici bir kayıtla ders başı yapmıştım. Çocuklar çimene uzanıyor, defterlerine çizgi çalışmalarını yapıyorlardı. Buraya kadar işler kolay. Hocam! Nasıl kolay diyorsun diyenler olacaktır. Köyde elektrik yok, su köyün içindeki çeşmeden sağlanıyor. Okul inşaat halinde. İşin zor tarafını şimdi söylüyorum. Sıkı durun. Maalesef erkeklerin dışında Türkçeyi bilen yok. Yani kadınlar ve çocuklarla anlaşmak epeyce zor. Gel şimdi sen, konuştuğunu anlamayan çocuklara okuma yazma öğret! Evet değerli meslektaşlarım! Mesleğe yeni başlayan genç öğretmenler! Anlattıklarım size masal gibi gelebilir. Fakat bunları yaşadım ve anlatıyorum. Doğruyu söylemek gerekirse bu durum beni telaşlandırmadı değil. Fakat kısa sürede kendimi toparladım ve işe sabır, kararlılık ve azimle, tabii en başta da sevgi ile başladım. Öğrencilerle iyi bir iletişim kurabilmem için daha önce ilçede bir süre eğitim görmüş sevgili Hayati ÜÇENAK adındaki genci dil konusunda yanıma yardımcı aldım. Kısa süre içinde çocuklarla anlaşmaya başlamıştım. Söylediklerimi anlıyorlar ve yapıyorlardı. Okulun tek öğretmeni olduğum için müdürü de, öğretmeni de, hizmetlisi de bendim. Görünüşte bütün bunlar dağ gibi karşınıza çıkan zorluklar olarak görülebilir. İçinizde meslek aşkı ve çocuk sevgisi varsa, bu gibi zorlukları kolayca atlatırsınız. Aylar sonra nihayet inşaat bitmişti. Okulu boş bir şekilde teslim aldım. Sıra, masa, yazı tahtası, kısaca hiçbir şey yok. Öğrenciler ve eşimle birlikte okulu temizledik. Haftalar sonra Milli Eğitim Müdürlüğünden 10 takım sıra ve yazı tahtasını teslim alıp sınıfa yerleştirdik. Köyde okul yeni açıldığı için çok ilginç olaylara da şahit oluyordum. Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum. | | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Yazılma: 16.05.2008 | Okunma: 56 | Yorumlanma: 0 ZEUS’U ÇOK ÖZLEDİK Zeus; anası küçük bir masti, babası iri bir Sibirya kurdu; sarı tüylü, mavi gözlü, cin mi cin, sevimli mi sevimli bir köpekti. Onu en çok Okan istemişti. Adının Zeus olmasına da abisi İlkan’la birlikte karar vermişlerdi. Aslında bir köpek yavrusuna, yani bir hayvana isim vermekte zorlanmışlardı. İnsanlara ad koyulur, kolay. Olmadı kitaptan bulunur ama hayvan adları nasıl olur? Sarıkulak, boncuk, dikkuyruk, fırtına, kalınense, her neyse… Bana dediler; | | devamını gizle..
”Baba sen söyle. Buna bir isim verelim ama ne? İsmi ne olsun, sen söyle.” Ben dedim; bana ne. Bana ne be! Öyle demedim tabii. Ben bir köy çocuğuyum. Köyde doğdum, köyde büyüdüm, yürüdüm, koştum, köyde oynadım, yoruldum. En çok hayvanlarla haşır neşir oldum, boğuştum. Tabii, hayvan dediysek aslan filan değil. Tavuk, kaz, ördek; öküz, beygir, eşek, vs. gibi. Çocukluğum köyde geçti. Köy de köy yani; dağların bayırların içinde, dereleri, tepeleri, bağı, bahçesi, geniş çayırları, derin ormanları, uçsuz bucaksız yaylalarıyla… Kedim, köpeğim hep vardı; boğuşup oynadığım onlardı. Tabii ki isimsiz olmaz. Bütün hayvanlarımın isimleri vardı. Ama bu köpek sizin... İsmini siz verin. Düşünün, taşının, biraz da kaşının. Evin önünde, bahçenin içindeydik. Encek Okan’ın ellerinde, biz de çömelmiş, enceğin etrafını çevirmiş haldeydik. İlkan’la Okan, gözlerini dikip bana baktılar, sonra birbirine baktılar. “Adı Zeus olsun. Olur mu baba?” dediler. Olur tabii. Neden olmasın. Benim iki öküzüm vardı. Birinin adı Moçka, öteki de Toska’ydı. Kedim, mırmır, köpeğim tırtır… Değil tabii. Bir köpeğim vardı; adı sarıkulaktı. Birisinin Toni… Toni, bir Amerikalının adıydı. Nerden duyup koymuşsam! Dağ başında bir Amerikalı… Karar kıldılar, köpeğin adını Zeus koydular. Tamam. Bir adı olsun da ne olursa olsun. Zeus koydular ya; “İyi de baba?..” dedi Okan. “Zeus ne ki?” Tanrılar tanrısı, en büyük tanrı, Okan!..” Okan bunu çok beğendi, Zeus ismini çok sevdi. “Vay beee!” deyip Zeus’un kulaklarını çekti. “Tanrıların tanrısı…” Bu söze gülümsedi. Daha çok değil geçen yıl, Nisan ayı sonlarıydı. Yani Zeus’la ilk tanıştığımız zaman. Okan, yani benim küçük oğlan o zaman on beş yaşında. Kim söyledi, nerden duydu, kimde gördü, nasıl akıl etti, heveslenmiş. Köpek de köpek… Belki de geninde var adamın, benden geçmiş. Hayvanları çok severim ya; daha ikisi de bebekken, “baba bir masal anlat bize, uyuyalım dinleye dinleye “ dedikleri zaman, onlara hep havyaları anlatmışım ki, şimdi al başına belayı! İkide bir geliyor, dizlerimin dibine çöküyor, benden köpek istiyor. Daha doğrusu, o, bulmuş, almak için benden izin istiyor. Der misin sen ikide bir; hayvan sevmeyen insan sevmez diye! Al şimdi başına belayı! Hayvan sevmeyen insan sevmez mi, gördüğü yerde tekmeler mi bilmem ama Okan tutturdu, köpek de köpek… Adam haklı. Bu güzel dünyada, bu kısacık ömürde bir köpeğinin olması onun da hakkı. “Babaaa!.. Baba, lütfen yaaa!.. Bir köpek işte be!” Lakin zor. Yani zor bir iş! Çocukluğunu köyde yaşamışsın. Hür ve özgür yaşamışsın. Ceylanlara çiçekten taç takmış, balıklara kırıntı atmış, kartalın ayağına ip bağlamışsın. Hayatını onlarla paylaşmışsın ve gelip çocuklarına anlatmışsın; aldın mı başına belayı! Adam ister haklıdır, bir köpeği olmasın mı? Lakin zor. Zor bir iş! Köyde değil şehirdeyiz. Köyde doğduk, köyde koştuk yorulduk, hayvanlarla köyde yaşadık, köyde hürdük, daha özgürdük ama ne yazık ki şehirde doyduk. Aç karnımızı burada doyurduk. Köyde yaşamak birçok bakımdan zordur ama kolaydır da. Şehirde yaşamak da birçok bakımdan kolaydır ama zordur da… Yani, şehirde hayvan sahibi olmak zor! Zor oğlum zor dedim Okan’a hep. Ben, zor deyip yüzüne gülümsedim, demek acı acı gülümsedim ki, o boynunu büküp üzüldü solmuş çiğdemler gibi. Hayret bişey! Ulan köyde mi kalsaydık? Toprağımız tezeğimiz yok, ikisi kız beşkardeşiz var olan kime yetecek, aç mı geberseydik? İşte şehre geldik, fabrikaya gidip geldik, iyi kötü bir evimiz var, emekli olduk çok (!)gelirimiz var. Oğlum, bizim neyimiz var? Çok çalış çok oku. Halı, kilim doku. Yaya değil otomobille çık bu yokuşu. Varımız yoğumuz bu, benden bu kadar... “Köpeği filan boş ver!” “Babaaa!.. Baba lütfen yaaa!.. Çok şey mi istedik, bir köpek be?” Tövbe, tövbeee! Lütfenmiş. Çok şey mi istemişmiş! Babaaa be’ymiş! Ne istemediniz ki? Gerçi onlar istemedi, hep ben aldım. Onlara neler neler aldım. Hanımı hep azarladım; “sen sus bakalım! Babamın parası yoktu, beni şehirde okuttu. Okurken başkasında var, bende yoktu. Benim olmadı, onların da mı olmasın?” Gerçi doğru mu yaptık, yanlış mı; doğruyu yanlışı zaman gösterecek ya, varın kıymeti bilinmezmiş. Bu, inşallah kişilere göre değişen bişeydir ki; biz iki elimizle çalıştık, ne kazandıysak alın terimizle kazandık, her şeyimizi kendimiz yaptık bu yüzden kıymet biliriz. “Ne isterlerse alıyorsun. Şımartıyorsun. Çok yüz veriyorsun. Yüz verirsin astar isterler, vermem dersen canını isterler. Varı yoğu bilsinler be! Biz zengin değiliz, fakir olduğumuzu bilsinler…” “Sen sus bakalım!” Gerçi hanım haklıydı. Ama ben var ya ben; bende bir yürek var incecik, zar mı zar. Soğan zarı. Aklım var mantıklı bir insanım. Ama yüreğim incecik ki çok duygusalım. Aklımı dinleyip mantıklı mı olsam, kalbimi dinleyip duygulu mu olsam? Aslında ikisini çok iyi dengelemek lazımmış ama sevgi insanıyız ya, duygusuz nasıl yapalım? Çocuklara anlatmıştım. Ben on iki yaşında evden ayrılmış, anasız babasız kalmış, sevgisiz yaşamışım diye. Hanıma da çok anlatmışım ben sevgiye hasret yaşamışım diye. Anlayana sivrisinek saz… Gerçi öyle olması gerekiyordu, bir şikâyetim yok ama bir yanım hep yarımdı. Yani, eksik olan bir şeyler vardı ve onları tamamlamam lazımdı. Öyle yaptım, eksik olanları tamamlamaya uğraştım. Onlara oyuncak aldım, önce ben oynadım. Gömlek, ceket, pantolon aldım; duvara astım, yere serdim baktım, seyrettim. Bisiklet aldım, önce ben kullandım. Ama köpek zor! “Babaaa!.. Baba lütfen yaaa… Müstakil bir evimiz var. Bahçemiz, çitimiz var. Bahçemizde ağacımız var, gülümüz var, çiçeğimiz var… Bir köpek…” Zor oğlum, zor! Okan, halden hatırdan anlamıyor, isterim de isterim diyor. Önceleri yalvar yakar ediyor, bir köpek yavrusu almak istiyordu sonunda diklenmeye başladı. Ben olmaz diyorum ya, belki de gaddarlık yaptığımı sanıyordu. Orası köymüş, burası şehirmiş… Şehirde köpek yürümezmiş! Bu da ne demekmiş sokaklarda bir sürüsü varken? Sokaklar kedi köpek dolu be! Böyle düşünüyorsa tabii yanılıyordu. Annesi diyordu ya hep; “Olmaz! Olmaz oğlum olmaz! Olmaaazz…” “Neden?” “Olmaz.” “Neden?” “Olmaaaz. İşte o kadar. Vazgeç bu sevdadan…” “Ama anneee!..” “Ama sı maması yok! Az mı çektik senden ulan! Bronşit oldun, astım oldun, hasta oldun. Küllü küllü öksürdün. Üşüdün titredin. Ateşlendin. Şurup içtin, hap içtin, iğne yedin butların delik deşik. Soluyamadın geceleri buhar makinesine girdin. Eskiden o da yoktu, serum yedin serum… Köpek tüyü alerji yapar. Ciğerlerini tıkar, kes, tamam!” “Pöh, hiç bilem… Polen alerji yapar, ev akarları varmış görmediğimiz alerji yapar, sisli havada gezme, denizde yüzme, orman boyuna gitme, mangalda et pişirme, korda biber, patlıcan közleme… Aman anne sende... Bitti gitti be! O zaman küçüktüm, şimdi büyüdüm. Tam on beş yaşındayım. Ben büyüdüm, o küçüldü be! Kaktırma astımına, bronşitine! Aaaa!..” “Terbiyesiz!” “Bir sürü arkadaşım var; kaç tanesinin köpeği var anne! Hem onların evleri bizim gibi müstakil de değil. Apartman dairesinde yaşıyorlar; kedi, köpek bakıyorlar. Lütfen anne! Sen merhametsiz misin be?” “Seni, seni, seniii… Bir de duygu sömürüsü, öyle mi?” “Ama haksızlık bu! Sözde hayvan seven bir babamız var! Hem de demokrat… Demokratlık bu mudur baba? Demokratlıkta bu mu var?” Oğlum… Oğlumcuğum! Ne varsa var, her şeyin bir sınırı var. Senin özgürlüğün, başka özgürlükleri kısıtladığı yerde bitmez mi? Demokrasi bir rejimdir. Demokratlık bir yaşam biçimi tamam da; kaidelere, kurallara da uymak lazım demokrasi budur. Yani gerçekler var oğlum! Sen çok konuşma bakalım, bir de hayat denilen şey var ve bizim de azıcık tecrübemiz var. “ imi ama?..” Okan böyle dedi ve boyun büktü. Ben de;“Oğlum, bak anlatayım” dedim ona ve anlattım. Tam yirmi yedi senedir bu şehirdeyim. Köyde ekildim ama burada biçilmekteyim. Olmaz dediysek bir bildiğimiz var ki ondan dedik. Hani hayat tecrübesi dedik ya… Yani denedik. Bazı şeyleri kitaptan değil, deneye deneye öğrendik. Olmuyor. Şehirde köpek olmuyor. Bakamıyorsun. Muvaffak olamıyorsun. Kaç kere denedim. Kaç kere köpek aldım besledim. Hepsinin sonu hüsranla bitti. Ya kaçıp gittiler, köpek kaçıp gitmez; kaçırıldılar, çalındılar, kayboldular. Ya zehirlenip öldüler. Çok kereler denedim. Bir yavru buldum bir yerde. Aldım sahiplendim, baktım, besledim. Büyüttüm. Ben bakıyordum, çocuk gibi besleyip büyütüyordum, birileri de zehirleyip öldürüyordu. Aydost… Hani köpek ismi nasıl olur diyordun ya, birinin adı Aydost’du. Aydost, dünden beri yoktu. Evden çıkıyor, istasyon yolundaki şeytan durağına iniyor, orda servise binip işe gidiyordum. Durağa giderken gördüm. Aydost dünden beri yoktu ya! Öğleden sonraydı. Hava sıcak mı sıcak, her yerler yanıp kavruluyordu. Temmuz, ya da Ağustos… Aydost’u buldum. Bir duvarın dibinde, kurumuş otların içinde. Ölmemiş. Zehir içmiş. Kim ikram ettiyse; ama ölmemiş, hala sağ, yaşıyordu. Bacakları tutmuyor ki kalkıp yürüsün, boynu tutmuyor ki başını dikebilsin, kendini salmış bırakmış, kasları, sinirleri boşalmış, felçli gibi. Zehir içmiş belli. Saate baktım, vay anasını! Servise yetişmem lazım, işe gitmem lazım, zaten geç kalmışım. Ama Aydost zor durumda, ona yardım etmem lazım. Aydost, kocaman bir köpek. İri mi iri… Bir yanı çobansa bir yanı kangaldı. Kucakladım, yerden zor kaldırdım. Hem büyük, hem ağır, hem zehirlenmiş kası siniri gevşek eve kadar zor taşıdım. Zehirlenmiş bir köpeğe ne yapılır? Ben baytar mıyım, ne bileyim? Erik ağacının gölgesine yatırdım. Eskiden nenem derdi; yoğurt panzehirmiş. Zehir mi yedin, zehir mi içtin; hemen yoğurt ye zehir içinden çıkıp gitsin. Bir tas yoğurt getirdim, köpeğe; hadi bakalım iç şunu dedim. İçerse! Ağzını açtım, kaşık kaşık yedirdim. Yerse! Aydost’un her yeri felç. Ağzını açıp yiyemiyor, içemiyor. Yani yutkunup yutamıyor. Yoğurda su katıp ayran yaptım. Ayranı bir şişeye boşalttım. Avuçlayıp hayvanın ağzını açtım. Şişenin ağzını ağzına, başını havaya diktim, ayranı boğazına boca ettim. Bir şişe ayran bir yol buldu kendine, gitti köpeğin midesine. Oh be! Zaten hava sıcak… Bir de zehir içmiş. Ya da zehirli et yemiş. Ulan, köpek ayran içti, yani panzehir, iyi gelecek iyileşecek derken gözlerini terse döndürdü, başını yere düşürdü, ayalarını dikti, kasıldı, gerindi, tepindi de tepindi. Ulaaan, ölüyorum ben demesin mi? “Öldü mü baba?” Ölmedi. Üç dakika, beş dakika, bilmem kaç dakika tepindi. Sonra püf deyip derin bir nefes verdi. Ulan, insan püf diye derin bir nefes verince ölürmüş. Ben küçükken nenem öyle derdi. Can bir nefes ya, püf der nefesini verirsin ve can denen o şey çıkıp gider. Yani neneme göre, insanı tanrı yapmış. Çamurdan sudan yapmış. Sonra ona can katmış. Can denen şey bir ruh, yani ruh tanrı soluğuymuş. Beden, etten kemikten, yani çamurdan sudan, can dediğin bir ruhmuş, o da soluktan. Ruh emanet. Beden öldü gitti, ruh da bu ölü bedeni terk etti. Ulan, köpek püf edip soluk verdi ya, yoksa öldü geberdi mi? “Öldü mü baba?” Hayır, ölmedi. Vay be! Ulan, benim kambur nenem, yüzü gözü buruşmuş nenem, ağzında diş kalmamış ama ağaç altında armut bekleyen nenem, öldü gitti çok özledim, benim canım ciğerim can nenem, bana yalan mı söyledi? “Baba tıraş yapma! Öldü mü sen onu söyle!” Ölmedi dedik ya! Püf dedi, derin bir nefes verdi ve kendine geldi. Vay be! Oğlum, çok sevindim o zaman. Vazgeçtim, o gün işe filan da gitmedim. Aydost’a, kalk ulan dedim. Kalk bakalım. Ayağa kalk. Ayaklarına bas. Anlat. Sana zehir zıkkımı kim içirdi. Beni dinlemedin, evi barkı terk ettin, yan yollara mı girdin? Harama uçkur mu çözdün? Birinin tavuğuna kışt mı dedin? Kötü bir laf mı ettin? Çöplükte mi gezdin? Var olanla yetinmeyip kokmuş et mi yedin? Neden zehirlendin? “Tıraş yapma baba!” Tıraş yapma babaaa!... Tıraş filan değil. Köpek alıyorsun, köpek bakıyorsun! Onunla konuşacaksın. Köpek konuşur mu? Konuşmaz. Köpek konuşamaz ama anlar. Sen de onu anlayacaksın. Gözlerine bakacaksın. Gözünün içine… Haline, tavrına, sesine, soluğuna, her hareketine bakacaksın ve onu anlayacaksın. Tıraş yapma değil! Köpek bakacaksın, bu iş o kadar kolay değil. “Tamam baba! Anladık. Biz köpek istiyoruz, neden istiyoruz sanki? Sağıp sütünü içelim diye mi? El ele verip gezeceğiz, konuşup dertleşeceğiz herhalde. Bu dünya yüzündeki en iyi dost köpektir diyen sen değil miydin? Köpekçe konuşmayı da senden öğreneceğiz.” Ukala… Sanki ben köpeğim. “Yani baba, mecazen be!” Ama olmaz. Sonra ne oldu? Aydost, birinci zehirlenmede ölümden kurtuldu, ikincisinde nalları dikip geberdi gitti. “Babaa, ayıp ama! Nalları dikmek filan…” Ukala… Neyse, Aydost öldü gitti. Öldü gitti oğlum. Hani, öldü mü öldü mü diye sorup duruyordun ya! Öldü. Gördün nü bak, ne kadar kolay? Öldü, o artık yok. Püf dedi öldü ve olay bu kadar. Çok basit. Öl-dü. İki hece. Aradan çok zaman geçti. Bir köpek daha edindim. Kara köpek. Onun adı Arap’tı. Ben Arap deyince İlkan, kara köpeği hatırladı. “Aaaa!..” deyip ayağa fırladı, “ben onu biliyorum…” Evet, bilebilir. Çünkü onu İstasyon yolunda bulmuştuk. Bir sünnet alayıydı. İnce ince yağan bir yağmur vardı. Minik yavru yol boyundaydı ve anasını kaybetmiş ağlamaktaydı. Ulan, çok istediniz, durduk aldık. Besledik büyüttük, kocaman adam ettik. Sonra ne oldu? “Sahi ne oldu baba? Bak orasını hatırlamıyorum.” Küçüktünüz o zaman oğlum. Bir yaz günü tatildeydik, Enez’de. Enez, Saroz körfezinde… Saroz’daki kum ve denizin güzelliği dünyanın hiçbir yerinde yoktur. “Evet baba! Hani doksan dokuz depreminde Ayvalık’tan kaçmıştık. Sen çok korkmuştun. Dönüşte Lâpseki’den Gelibolu’ya geçerken ya tusunami olursa da Çanakkale boğazı bizi yutarsa diye…” Kes, ukalalık etme! Hem sözümü kesme. Arap’a ne oldu? Ses yok tabi! Dikin gözlerinizi gözlerime bön bön… Onu da zehirlemişler, o da ölmüş. Babaannen söylemedi mi? Geldi kapıya, bana baktı, sanki yalvardı diye. Gelmiş kapısına, kaş göz etmiş, ondan yardım dilemiş. Babaannen köpek dilinden anlamaz ki! Anlamamış. Babaannen onun dilinden, onun derdinden anlamayınca dönüp gitmiş. Uzağa değil, işte bu yola gelmiş ve düşmüş, oracıkta, yolun üstünde, düştüğü yerde ölmüş. O zaman tövbe ettim işte. Lanet olsun dedim. Bir daha köpek filan almam, kapıdan içeri sokmam, zehirleyip öldürüyorlar boş yere kahrolup durmam. Bu kaçıncı? “Baba, bağlı tutarız be! Salmayız. Salınca gidiyor işte. Zehir yiyip ölüyor. Salsak bile ara sıra salarız. Kontrolümüzde olur. Zaten duvarlar yüksek atlayamaz. Kapı demirden, kapalı tutarız kaçamaz. Sokağa çıkardığımız zaman da tasma takarız…” Olmaz! Köpek beygir gibi çakılmaz, başından bağlanmaz. Köpeğe tasma takılmaz. Özgür olmayan köpekten adama dost olmaz. Köpekler hürriyetine, özgürlüğüne düşkün bir millettir. Hem, insan dostuna hiç tasma takar mı be? İnsan dostunu bağlar mı, kazıkla çakar mı? “Anlaşıldı baba! Çok iyi anlaşıldı. Mesaj alınmıştır. Sen git dağlarında yaşa. Hür ve özgür…” Ukala… “Baba, ukala deyip durma be! Bi köpek istedik, neler neler dinledik!” Bir de Dalmaçyalımız vardı. Alacalı. Kahveli beyazlı. “Bana ne be!” Bana ne deme. En güzeli oydu. Çiçek gibi. Sülün gibi bir köpek… Kocaman kulakları sarkıktı. Onu bulduğumda hamileydi. Sahibini kaybetmiş. Beni sahibine mi benzetti her neyse çekti bana geldi. Aldık onu. Alacalı, hamile Dalmaçyalıyı. Hem baktık, hem sahibini aradık. Gel zaman, git zaman sahibi çıkmadı. Biz sahibini bulamadık, sahibi de onu bulmadı. Kıştı. Havalar çok soğuktu. O türler soğuğu sevmez. Yani soğuğa karşı dayanıksızdırlar. Kulübe yaptım, onu kulübede baktım. Dikkatini çekerim, köpeklerimin hiçbirini bağlamadım. Ben köpek bağlar da gözüme baktırıp yalvartır mıyım hiç? “İyi, bağlama! Bağlama sal gitsin. Bi yerde zehir yesin, ölsün gebersin!” Dalmaçyalı tam dokuz tane yavru yaptı. Dokuzu da Dalmaçyalı. Süper! Yavrular süper, kulübeleri de süper. Yani evleri… Sıcak, kuru, yumuşak. Dalmaçyalı kulübeye kıvrıldı yattı, dokuz yavru dokuz memeye yapıştı. Süper! “Süper baba yaa! Ben onu biliyorum ama az. Anayı pek bilmiyorum. Küçükmüşüm o zaman. Ona ne olmuştu? Unutmuşum. Sakın zehirlediler deme!” Hayır. Onu zehirlemediler. O, hep gider gelirdi. Kim bilir, belki de bizi sevemedi. Ya da eski evini, eski sahibini özledi. Gitti geldi, gitti geldi; hep eskiyi, maziyi aradı. Belki buldu. Belki de çaldılar. Yani Dalmaçyalı kayboldu. Dokuz yavruyu dokuz günlükken bana bıraktı, bi daha da ne aradı, ne sordu. “Vay be! Bir ana; dostu için, ya da mazisi için, ya da her neyse… Bir ana yavrusunu hiçbir şey için bırakmaz. Hem de dokuz tane. Bir değil dokuz yavru… Baba, çalmışlardır onu. Kesin. Çalmışlar, sonra da bağlamışlardır.” Dokuz yavruyla kalakaldım mı çaresiz. Yaaa!.. Kulübeyi sardım sarmaladım. Kapısını kapadım, dayakladım. Üşümesinler diye tel çektim, içine cereyan verdim. Bir ampul kulübeyi ısıtıyor, sıcacık yapıyordu. Eczaneden küçük memeli biberon aldım. Her gün taze süt aldım, emzirdim, besledim. Ama zor. Eşime dostuma söyledim, sağa sola haber verdim, sevenlere beş tanesini verdim. Dört tanesi bana kaldı. Onlara baktım, bakmaya çalıştım. Üçü öldü, biri büyüdü. “Neden baba yaaa?” Oğlum, yavrular çok küçüktüler anasız kaldıklarında. Ben onlara inek sütü verdim. İnek sütü koyuymuş. Gerçi su katıp incelttim ama… İshal oldular. Üçü öldü, biri büyüdü. Biri büyüdü ya, sonunda onu da zehirlediler; o da öldü! “Lanet olsun be! Baba ben gidiyorum, köpek filan da istemiyorum…” Okan, dinledi dinledi, daha benim diyeceklerim bitmedi ama o, böyle deyip pes etti. Lanet olsun be! Kim bunlar be! Esas onları zehirlemeli. Gel gitme dedim. Hemen pes etme. İzin veriyorum, git al. Döndü. Bön bön gözlerime baktı sorgucu bakışlarıyla. Yalan sandı. Al lan dedim. İzin verdim işte. Köpek de köpek… Al da gör. Anyayı gör, Konya’yı gör. Köpekle nasıl oyun olur, nasıl dost olunur, nasıl konuşulur? Arkadaş ol, dost olda dostluk nasıl olurmuş gör. Çalsınlar kaçırsınlar, seni onda ayırsınlar, ya da zehir yuttursunlar; o zaman üzüntünün kralını gör! Ciddiyim al. İzin veriyorum. İnandı. Gerçek konuştuğuma inandı. İşte o zaman oynadı, zıpladı, durduğu yerde duramadı. Hemen koştu. Dur dedim, nereye? “Eeee… Gidiyorum, izin verdin ya!” Nereye be? Bir arkadaşı varmış. Arkadaşının babası varmış. Köpekleri varmış. İki tane. Birisi sarı bir masti, birisi de gök tüylü bir kurt. Kurt olan baba Sibiryalıymış. Masti olan dişi, bir sürü yavru yapmış. Yavruların babası Sibiryalıymış. Kimisi anasına, kimisi de babasına benzermiş. Meğerki Okan gidip gidip onları severmiş. Arkadaşının babası bir gün, istiyorsan birisini sana vereyim demiş. Okan da ver demiş. Adam, ama parayla demiş. Okan, kaç para demiş? Eh işte, biraz büyüsünler, bir buçuk ay analarını emsinler, yaparız bişey demiş. Ne kadar bişey? Eh işte, otuz-kırk lira bişey… “Baba ben para biriktirdim. Yavrular da büyümüş. Yani analarını bir buçuk ay emmişler. Yavruyu alayım. Süt veririz, içer. Çorba filan yer. Arkadaşımın babası, gel al vereyim dedi…” Şimdi mi? “Şimdi. Dün konuşmuştuk…” Dur o zaman dedim. Nerde onların evi? Arkadaşının… “Evde değil baba. Yavrular dükkânda.” Dükkân nerde? “Uzak bir yerde… Başka mahallede.” O zaman abinle ikiniz gidin. Anahtarları İlkan’a verdim. İlkan büyük oğlum. Al arabayı beraber gidin dedim. Gittiler. Gittiler, sonra geri geldiler. Ne oldu dedim. Yavru otuz lira, kırk lira değilmiş; adam çocuklardan yüz lira istermiş. Yuh!.. Dişi isterlerse elli olurmuş ama erkek iki tane, bizimkilerin istediği sarı tüylü, mavi gözlü; o yüz lira. Yuh!.. İkisi de süklüm püklüm. Bütün hayalleri sönmüş gibi… Kaç para biriktirdin dedim Okan’a. “Otuz lira baba…” Okan’ın otuz lirası varmış. Aslında para biriktirmesini hiç bilmez. Bilmezler. Bulduklarını götürürler. Aferin Okan’a! Bir küçük köpek demeyin, sevgi nelere kadir! Gidin alın ulan dedim. Alıp gelseydiniz, parayı sonra götürseydiniz olmaz mıydı? Senin bu arkadaşının babası tüccar mı? Hem de borçla satmayanından mı? Verdim yetmiş lirayı, aldılar sarıyı. Yani sarı tüylü, boncuk gözlü, güzel yüzlü enceği… Annesine söylemedik. Ya da yanla söyledik. O sordu durdu kaç para diye, köpek enceğine de para mı verilirmiş? Çocuk merak etmiş hanım! Merak etmiş, heves etmiş, para biriktirmiş, almış. Ses etme. Üstüne üstüne gitme. Otuz lira vermiş almış işte. Sana ne? Ona, yüz lira demedim. Okan otuz vermiş, yetmiş de ben vermedim. Yani, galiba yalan söyledim. Vermiş işte sana ne? Yememiş, içmemiş, biriktirmiş. Çocuk merak etmiş. Ses etme. Dır dır edip başının etlerini yeme. Hevesini alsın, sonra kapıyı açıp salsın. Her neyse… Aah ulan Okan ah! Sonunda babanı yalancı yaptın ya! Aslında yalan dolan yok. Bir masumiyetlik var. Bir fedakârlık var. Yıllardır benim başımı zaten yedi, bir de Okancığı mı yesin? Hem demedim ki ben, şu kadar, ya da bu kadar diye. Bilmem işte… Para biriktirmiş almış, sana ne, bana ne? Yani, aslında hem suçluyuz, hem güçlüyüz misali. Sırf Okan yüzünden… Sonunda yeni bir yavrumuz olmuştu. Bir sürü hazırlık yaptık. Ona, önce güzel bir yuva yaptık. Daha yaz gelmemiş, geceleri serindi. Yavru küçük, üşür mü üşür. Evini döşedik düzdük, süt verip besledik, şimdi uyu bakalım dedik. Bir de üstünü örttük. Kime?.. Biz yanındayken uyudu, gidince uyandı. Uyanınca yalnız olduğunu anladı, açtı mı ağzını; bebekler gibi ağladı da ağladı. Gittik susturduk. Yerine yatırdık, yeniden uyuttuk. Biz gittik uyandı, yalnız olduğunu anladı, ağladı da ağladı. Gittik susturduk. Yerine yatırdık uyuttuk… Sus bakalım dedik sustu, yat uyu dedik uyudu, yalnız kalınca açtı ağzını ağladı. Böyle böyle akşam oldu. Sonra gece oldu. Sonra karanlık oldu, hem de soğuk… Zeus’ta susmak yok! Sabaha kadar… Gece öyle, sabah oldu gündüz gene öyle. Salıyoruz susuyor, kapıyoruz ağlıyor. Bu tanrılar tanrısı Zeus kulübeyi sevmedi! Gittim örgülü tel aldım, ona telden bir yer yaptım. Tel örgüyü de sevmedi. Ayaklarını tellere astı, ağla babam ağla yaptı. Sabahtan akşama kadar… Gece oldu ağladı, gündüz oldu ağladı. Üşüdü ağladı, korktu ağladı, anasızlığa dayanamadı hep ağladı. Aldık mı başımıza belayı! Komşular balkonlarda, camlarda. İkinci gece kömürlüğe kapadık. Yok… Ne tel örgü, ne kulübe, kömürlük, ne kümes… Her yer ev, her yer insan. Memur olan var sabah erken kalkacak, uyuması lazım. İşçi var; ne gittiği zaman belli, ne zaman geldiği. Gece, gündüz, öğleden evvel, öğleden sonra, hepsi paralı köle… Ne yattıkları belli, ne kalktıkları belli, ne yedikleri, ne içtikleri… Hepsi üç kuruşa köle! Ekmek aslanın ağzındaymış eskiden, şimdi midesinde. Kim dinler Okan’ın köpek sevgisini. Kimin ulan bu it? Bu it oğlu it kimin bahçesinde, kimin kümesinde? Uluyup duruyor, susturun şunu. Başımız şişti! Okaaann!.. Napıcaz? Baba sözü dinlemedin, başımı belaya verdin. Napıcaz şimdi? Gerçi biliyorum; yavru bu, anasından ayrılmış kolay değil; tabii ağlayacak. Biliyorum, birkaç gün geçince alışacak, ağlamaktan cayacak. Ama bu birkaç gün nasıl geçecek. Napıcaz Okan şimdi? Olmaz, olmaz, olmaaz… İnsanları rahatsız ediyoruz. Yani senin köpek edinme, köpekten dost edinme özgürlüğün var tabii. Lakin köpek bu; ağlıyor, susmuyor. Şimdi küçük bu yüzden ağlıyor. Yarın büyük olunca havlayacak. Köşe bucak her yere işeyip sıçacak. Neyse temizleriz de, kedileri kovalayacak. Mahallenin çocukları sokağa toplanacak, Zeus, Zeus diye bağıracak, küçücük parmaklarını burunlarına koyup nanik nanik yapacak; Zeus da onlara kızacak. Kızmaz. Kızmasa bile kıskanacak. Siz dışarıda özgür, ben burda tutsak! Hep fırsat kollayacak. Kapıyı açık buldu mu fırlayacak. Fırlayıp kaçacak tut tutabilirsen! Çocukları kovalayacak. Çocuklar korkup kaçacak. Duvarın arkasından laf atmak iyi de Zeus aralarına karışınca hepsi çil yavrusu gibi dağılacak. Kimisi altına sıçacak, kimisi direğe çarpacak, yere kapaklanacak, Allah muhafaza kaçarken bir arabanın altında kalmasalar bari! Yani aldık başımıza belayı! Oğlum, senin özgürlüğün başkasının özgürlüğünü kısıtladığı yerde biter. Ben sana söylemedim, demokrasi işte bu demedim mi? Hangi akla hizmet ettik? Okan; “Kime neee?” demez mi, “kime ne baba!.. Arkadaki komşunun papağanı var. Yandakinin kanaryası, bülbülü… Möşide’ler muhabbetleri balkona çıkarıyorlar; iki kuş bi kafeste cırak cırak gün boyu bağırıyorlar. Biz kime ne dedik, ne söyledik? Kimi polise, zabıtaya şikâyet ettik? Bizim köpeğimizden onlara ne!..” Neyse, bir yerde çocuk da haklı... Ama şehir yerde köpek… Zor iş! Yuvasında olmadı. Kömürlükte olmadı. Tel örgülü bahçede olmadı. Yavru köpek üç gün, dört gün hep ağladı. O ağladıkça, komşuların kolayını bulduk; aldık yavruyu çatıya koyduk. Ağlasa, bağırsa da ses çatıdan çıkmıyor, başkaları duymuyor, rahatsız olmuyor ama ben duyuyorum; ağlamaları yüreğimi dağladı. Yüreğime taş bastım. Bir oğul hatırına birkaç gün dayandım. Sonra alıştı, sustu velet. Çatıyı da sevdi hani. Çatı, beş sıra tuğla işli, alçak değil yüksekti. Havadanlığı vardı camlı, çatı aydınlıklıydı. Gece için elektrik ampulü vardı. Ooohh, beş dönüm bostan, yan gel yat Osman! Yedi içti büyüdü, çatı katında gez babam gez etti. Çatıda kedi yoktu. Çıtır pıtır eden kirpi yok, sallana sallana gezen şişko lağım sıçanı yok, kargalar süt tasına gelmiyor, böcekler üstünde gezmiyor, yani bir sürü haşarat yoktu ve o, çatıda korkusuzdu, koşup oynuyordu. Çabucak büyüdü velet. Büyüyünce derdi de büyümeye başladı tabii. Çişi büyük, kakası büyük, büyük pisliğin kokusu da büyük! Tüyleri dökülüyor, her yer kirleniyor. Yaz usul usul geldi, havalar ısındı, çatı gündüzleri pişiyor. En önemelisi, o, artık sıkılmaya başladı. Biz açıp kapıyı yanına geliyoruz; et, kemik, yemek, her neyse besliyoruz, su veriyoruz, seviyoruz, sonra gidiyoruz. Vay be! Biz nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz, merak etmeye başladı. Yani, çatı iyi de… Bit, pire, böcek yok; kulaklarını ısırmak isteyen paktan faresi yok; gözünü çıkarmak isteyen karakarga, sütünü, etini kıskandığı için yüzünü tırmıklayan keskin tırnaklı kedi, yani çatıda onu rahatsız edecek kimse yoktu ama rahat battı, dışarı çıkmak istiyordu. Çıkardık. Temmuz gelmişti. Hava süper. Yazın güzelliği süper mi süper. Dünya çok güzel be, çatıda geçen ömrüme yazık deyip deyip yakınmaya başladı. Büyümüştü de o zaman. Üç aylık mı ne olmuştu. Boyu uzamış, bacakları, ayakları, başı, gözü, kulakları, kuyruğu… Tüyleri sarı mı sarı, gözleri mavi nazar boncuğu, sivri kulaklı, kurt kuyruklu… Acaba diyorduk birbirimize, küçükken belli değil; babası Sibiryalı bir kurt tamam da, anası arabacı pıniği… Bu kırma velet kime çekecek, kime benzeyecek? Babasına çekerse iyi de, ya anasına çekerse… Neyse, önemli değil. Belki ikisine de çeker. Evet, hem anasına çekmiş, hem babasına; ikisine de benzemiş, güzel güzel büyüdü. Evin etrafı dört bucak, köşe bucak koş babam koşuyor, oynayıp zıplıyor; bütün dünya bir köpekleri olan benim oğlanların oluyordu. Süper! Köpekler en süper. Okan; köpeksiz geçen ömrüme yazık be diyordu. İşte, bir insan bu dünyada ancak bu kadar sevinir. Çocukları sevinen anne ve baba da ancak bu kadar sevinir. Biz de seviniyorduk. Ben zaten hayvan delisi; isteme diyen hanım bile… Bütün gün evde duran o. Köpekle içli dışlı olan o. En çok bakan, doyuran, sulayan… Lan, bir kere bu Zeus çok kibar bir köpekti. Sibiryalıların cinsi öyleymiş. Kibarlık onun soyunda varmış. Kibarlık derken, yemek konusunda yani… Yemek konusunda bizi bıktırdı, usandırdı. Hep et olursa, kemik olursa iyi. Çorba, makarna… Makarna sosisli olacak. Yumurtalı ekmek, süt şekerli olacak. Ulan, köpek dediğin ne bulursa onu yer. Bir parça ekmek at önüne, tamam. Ulan, köpek dediğin ekmek yemez mi? Bizimki yemiyor. Bu yüzden bıktık. En çok da hanım bıktı ama gene de hep uğraştı, didindi. Onu çocuğu gibi suladı, besledi. Tabii, köpek bakmak gaileli ama bir o kadar da zevkliydi. Günler böyle gelip geçti. Zeus büyüdü. Büyüdükçe güzelleşti. Artık o, bizden birisiydi. Aileden, Tekmen’lerden… Yaz gelmişti. Zeus’un keyfi gıcır… Ekmek elden, su gölden yaşayıp gidiyordu. Geceleri gündüzlerden daha çok seviyordu. Çünkü serde Sibiryalılık var ya; Sibiryalı serin sever. Gündüzleri bir çalı içine, bir ağaç gölgesine giriyordu. Daha sonra alıştı balkon altına giriyor, günün büyük bir kısmını orada geçiriyordu. Gün kavuşup akşam olunca, vızır vızır başının etini yiyen sinekler kaybolunca çıkıyor, işte o zaman ev yanları ona dar geliyordu. Gidip bir ağacı mı kemirsin, ısırıp ısırıp gül çubuklarını mı yesin, ne bulduysa ağzında, bir pet şişe, çer, çöp, bir sopa, yerde her ne gördüyse… Yuvarlanıyor, toprakları kazıyor, otları yoluyor. Bahçede kimi görse; hadi oyna, hadi oyna diye eteklerine sarılıyor, üstüne atlıyor. Oyun iyi de dişleri çok sivri, bazen ayar yapamayıp ölçüyü kaçırıyor! El aman. Yani, evcek el aman dedik. Çocuklara göre iyi de… Annesi bağırıp çağırıyor; “Adaaam… Bağla şunu! Köpek gül yer mi, çiçek yer mi, ağaçları kemirir mi?” Ön tarafta elma ağacımız var. Çok şahane gölgesi, altında da ahşap bir bank var. Yaz geldi ya havalar sıcak mı sıcak. Sokağın bütün kadınları toplanamıyorlar, buraya oturamıyorlar, gün batarken akşamüstü keyfi yapamıyorlar. Çünkü Zeus var. Zeus, laf söz dinlemez şımarık bir çocuk. Rahat rahat kahve çay içemezsin, o da ister. Çıt çıt çekirdek çıtlatamazsın, o da ister. Git dersin gitmez. Bırak gitmeyi yerdeki yaramazlığı yetmez bankın üstüne biner. Eteğini, paçanı, yenini çeker. Komşu çocuklar zaten korkuyor. Korktukça korktuklarını biliyor; onlar küçük ya, ben de küçüğüm demeyip üstüne üstüne gidiyor, çocuklar bahçeye hiç giremiyor. “Adaaam… bağla şunu! Köpek dediğin köpekliğini bilir. Yat deyince yatar, git deyince gider, laf söz dinler. İnsana rahat verir be!” Sonunda tasma aldık, boynuna taktık. Fırdöndülü bir zincir aldık, bağladık. Yani zaman zaman bağladık. Çünkü öf be, yeter be! Bu kadar şımarıklık, bu kadar yaramazlık, öf yeter be! İllallah dedik. Her şey iyi güzel de bir tek sen misin, yeter! Bir rahat yüzü göster. Nereye gitsek yanımızda, ne yapsak başımızda! Ayağımıza asılıyor, hav hav yapıyor. Git be! Köpeğe bak be! Ekmek yemiyor çekirdek istiyor. Git be! Gitmiyor, hav hav diyor. O da yetmiyor, zıplayıp yanımıza geliyor. Git be! Gitmiyor, hav hav diyor. Köpeğe bak be! Bir yudum rahat yüzü vermiyor. İşim var, bişey tamir ediyorum, başımda… Upuzun yatıyor, mavi gözlerini patlatıp mukallit mukallit bana bakıyor. Ama ne yaptığımı bilmiyor. Çökmüşüm yere, elimde pense, tornavida, her neyse… Bir şeyler yapıyorum ya, çok da merak ediyor. Sonra kalkıyor; ya penseyi, ya tornavidayı kapıyor, kapıp kaçıyor. Getir be! Getirmiyor. Yetti be! Sonunda baş edemedik ve bağladık. Bağlasan ne olacak? Bu sefer de bağırıp çağırıyor, yoluyor, tırmalıyor, yerleri eşip kazıyor, bir sürü gürültü ortalığı ayağa kaldırıyor. Yani, ne bağlasan oluyor, ne salsan oluyor. Olmuyor, olmuyor, olmuyor. Yani köpek bu; gezip tozması, koşup oynaması, bağırıp çağırması lazım! Kedi, fare kovalaması, uçan kuşlara zıplaması, kurbağanın arkasından suya atlaması lazım! Kapalı yer ona dar geliyor, özgür olması lazım. Bağlı tutmaya alıştıramadık ama tasmaya zincire alıştırdık, dışarı çıkarıp gezdirmeye başladık. Bu gezme işini çok sevdi, bundan sonra hep gezmek istedi. Gördüğü yerde gözünü gözümüze dikti, hep gezdir beni abi, ya da abla dedi. O istedi, biz de hep gezdirdik. Gezmeyi çok sevdi. İlkan gezdirdi, ben gezdirdim; Zeus gezmeye gidince kadınlar rahat etti, elma gölgesinde çay, kahve içti. Okan mı, o, istemesini bilmişti ya bir de sevmesini iyi bildi. Biz besledik, biz gezdirdik, her şeyiyle biz ilgilendik. Yıkadık, pakladık, temizledik; o sadece sevdi. Kirli hiçbir şeyi de sevmez iyi mi? Böyle hayat ne güzeldi... Zeus; sarı tüylü, mavi gözlü bir köpekti. Onun hikayesi anlat anlat bitmez. Bu; biraz felsefe yapmak gerekirse şeye benzer… Hani insan doğar, büyür ve ölür… Bu bir ömürdür. İnsan ömrü; iyi olsun, kötü olsun, acı tatlı anılarla dolu olsun yine de güzeldir. Hayat her yaşta başka başka güzeldir. Çocuklukta başka, gençlikte başka, ihtiyarlıkta başka… Çocukken büyümek istersin. Biraz büyürsün çocukluk biter, gençlik denilen şey ne güzeldir ama kıymetini pek bilemezsin. Belki delikanlılıktan. Yaşlanınca da, vay be ömrüm geçti gitti deyip geçmişi özlersin. Çocukken günler çok uzun gelir insana. Aylar, yıllar uzun mu uzundur. Büyüyünce, birde otuz-otuz beşi geçince; vay be! Hayat denilen şey bir keşmekeşin içinde, mücadele mücadele, mücadele… Çocukken her şey güzeldi. Sorunsuz, sorumsuz, dert yok, keder yok, tasa, endişe, hiçbir şey yok… İnsan çocukken hayatı dolu dolu yaşar ve o zaman günler uzun, aylar, yıllar uzun, yollar uzun… İnsan hayatı dolu dolu yaşarsa uzun yaşar. Yani uzunluk da göreceli bir terim; boş yaşayan başka birine göre, aynı yaşı yaşayan ama dolu dolu yaşayan bir kimse ona göre çok yaşar. Bu yüzden çocuklar herkesten çok yaşar. Büyüyünce, birde yaş bilmem otuz beşi filan geçince, hayat denilen keşmekeşin içinde; sorunlar, sorumluluklar… Bugün geçsin, akşam çabuk olsun; iş zor. Hafta çabuk geçsin, hafta sonu gelsin, ay çabuk geçsin maaş gelsin, yıl yallah geçip gitsin izin günü gelsin. Yıllar çabuk çabuk geçsin de taksitler bir an önce bitsin. Çocuklar büyüsün. Emeklilik gelsin… Aylar, yıllar geçer gider, bir de bakmışsın ömür biter vay be! Vay be ne çabuk! Keşke zamanı tersine işletebilsem, keşke çocukluğuma geri gidebilsem dersin ama nafile! Sadece özlersin, hayal edersin, çocukluğum dersin. Hey gidi çocukluğum! Geri dönüş yok ama bir köpek sahibiysen, onunla dost, arkadaş, yoldaşsan, kaç yaşında olursan ol; genç ol, ihtiyar ol, hayatı onunla, onun gibi yaşıyorsan; işte sen bir çocuksun. Gördün mü Okan, felsefe bu! Zeus’la ben de çocuk olmuştum. Onunla konuşuyor, onunla koşup oynuyor, onunla gezip tozuyordum. Şehir dışına çıkınca, tarlalıkta, bağ, bahçe, arsalıkta, insanların ve otomobillerin olmadığı boşlukta zincirini çıkarıp onu serbest salıyordum. Haydi özgürsün. Gez, dolaş, koş… Hayat böyle daha hoş! Köyde yaşayan köpeklerin başı göğe erdi de şehirdekiler öldü mü be! Senin onlardan neyin eksik? Burda tavuk, kaz, ördek yok, tamam! Keçi, koyun, inek yok, tamam. Olsun. Köyde kurt varsa, domuz, tilki, çakal, tavşan, kaplumbağa, kirpi… Tamam. Burda onlar yoksa orda da buradaki kadar otomobil yok, yol yok, yüksek yüksek ev yok, yetmiş iki buçuk millet yok… Bu da senin özelin! Sen şehir köpeğisin. Kurdu, tilkiyi, domuzu bilmem neyi bilmezsin ama tilki kaçar, kaçanın anası ağlamazmış misali. Kurt puslu havayı sever ve kalabalık halde gezer. Saldırı için. Domuz otoburdur aslında ama bulursa her şeyi yer. Azgın teke süser, kıvrık boynuzlu koç tos eder, ceylanlar dağlarda gezer. Köy köpeği bunları iyi bilir. Sen köy değil şehir köpeğisin. Nasıl ki köy köpeği her türlü tehlikeyi iyi bilirse sen de Zehirli eti bileceksin; çöpten hiçbir şey yemeyeceksin. Gezmeye gitsen bile akşam eve geleceksin. Trafik canavarları var hızlı araba sürerler, onların kim olduklarını bileceksin! Zeus’u aldım karşıma anlattım. Bir bir… Neyi nasıl yapacak, nerede nasıl davranacak, kime hav yapacak, kime yapmayıp kaçacak. Dinledi, sözüm bitince tamam dedi. Zincir elimde, o önde ben onun gerisinde, o sokak senin bu sokak benim yürüdük, gezdik. Zeus, acemi mi acemi! Ne yolda yürünmesini biliyor, ne kaldırımdan gitmesini biliyor, yavaş ulan, koşma, çekme, çekeleme! Burası Lüleburgaz, Sibirya değil; yerler taş gibi beton, kar değil; sen kırma bir köpeksin, kurt değil, ben de benim işte… Ben bir kızak değil! Çekme, çekeleme beni ulan! Zeus acemi, hem de laf dinlemez şımarık… Sağa sola saldırıyor, gördüğünün arkasından koşuyor, sinek, böcek, kedi, her şeyi kovalıyor. Bir gün arı soktu, gözü şişti. Bir gün tırmık yedi, yüzü çizildi. Bir gün hayvan sevmeyen hanzo birinden tekme yedi, yere devrildi. İşte bizim Zeus, böyle acemi mi acemiydi. Bir gün, üç gün, beş gün, yedi gün… Hep gezdik. Bir gün şehir dışına çıktık. Boş bir yer, kale direkleri var, yerler çimen ama top yok, top koşturan çocuklar yok, çıkardım zincirini saldım. Hadi koş! Koştu, koştu, koştu… Koştu gitti, bir yay çizdi geldi, üstüme bindi, gene gitti. İyi güzel, aferin! Yorulmuştum. Çöktüm oturdum, kale direğine sırtımı verdim, bir cigara tutuşturdum, kafayı buldum. Bizim Zeus burada ilk vukuatını işledi. Başka birisi de benim gibi köpeğini gezdiriyormuş. Gezdirilen köpek küçükmüş. Köpeğin sahibi de küçük… Zeus onları görmüş. Hayatında ilk kez bir köpek görmüş. Koştu gitti. Küçük köpek Zeus’tan korkup tırstı, çocuk ikisinden de tırstı. Soyunu sopunu tanımayan Zeus’u zor tuttuk, ağlayıp kaçan çocuğu zor susturduk, iki köpeği karşı karşıya geçirip konuşturduk. Onun hikayesi anlat anlat bitmez dedik ama gene bir sürü laf ettik, konuştuk da konuştuk! Sadede gelmedik. Günler geçtikçe, şartlar değiştikçe, Zeus bizimle gezdikçe… Zeus’u hep gezdirdik. Öyle ki, erik dalına astığımız zincir elimize alırken cıngırdasa dokuz osuruklu derin uykularda olsa bile koştu geldi, bir telaş, bir telaş, üstümüze başımıza bindi, yerlerde tepindi. Tasmaya zincir takılınca gezmeye gidilecek ya bunu çok iyi öğrenmişti. Tasmasına zincir takıp gezdirdik, arabaya bindirdik, temiz bir derenin dibine, yeşil ormanların içine pikniğe gittik. Araba tuttu kustu; Okan, öf dedi biz temizledik. Bir gün kustu, bir gün sıçtı, bir gün işedi. Eeeehh… Gördün mü? Şehir yerde köpek bakmak zor şeymiş, Okan bunu öğrendi. Filmlerde gördüklerin başka, gerçeklerse bambaşka... Her şey televizyonda gördüğü gibi değildi. Çünkü televizyondakini sadece görüyordu. Orda gördüklerinde koku yok, ısı yok, esinti yok, hayret bişey ki gene de pes etmedi, köpekten vazgeçmedi. Bir akşamüzeriydi. Çıktık. Her zaman olduğu gibi Zeus önde, ben gerideydim. Sokak sokak dolaşıp gezdik. Bu, bizim için olağan bişeydi artık. Sokak sokak geziyor, sonra o boş yere gidiyorduk. Çocukların top oynamadığı yere. Orda Zeus’u salıyordum. O, koşup oynuyor, ben de sırtımı kale direğine verip cigara içiyordum. Sonra zincir elimde, Zeus benim önümde; akşam olup karanlık basmadan eve gidiyorduk. O gün bildiğimiz ezberi bozduk ve değişik bişey yaptık. Ezber bozulmuştu. Boş alandan boş yola boş çıktık. Yani tasmasız, zincirsiz… Yol çok genişti ve boştu. Tek tük insanlar vardı aşağıdan yukarı, yukarıdan aşağı giden. Tek tük araçlar vardı sağımızdan gelip geçen. Yoldan geçen araçlar ışıklarını yakmış öyle gidiyorlar, yani demek ki akşam olmuş geceydi. Ben yolun solunda yürüye yürüye, Zeus da solumdaki arsaların içinde geze geze, yukarı, fırının beri köşesine kadar gittik. Orda zinciri takacak, mahalle arasına sapacak, eve dönecektik. İşte, keşke dönseydik. Düşünen insan hata yapmaz. Hata yapmayanın keşkesi olmaz. Tabii ki yanlış! Düşünen insan yanlış yapmaz, doğrusu bu. Hatasız insan olmaz. Aslında hatalarda kasıt yoktur ve onlar masumdurlar. Bazı masum hatalar sonunda insanlar keşke diyebilir. Keşke öyle yapsaydık, fırdöndülü zinciri tasmaya taksaydık, mahalle arasındaki sokaklardan eve varsaydık. Keşke ama bazı bazı gerçekler vardı ve onlar olmuş bitmişlerdir ve geri gelmezler. Zaman geçip gitmiştir. Canlı olan, soluk alıp veren her şey an be an yaşar, her soluk alıp verdiği an ve zaman başka başkadır, farklıdır. Keşke dersin, o sadece keşkedir ve başka da bir şey değildir. Geri dönelim dedim Zeus’a. İyi, alıştın artık. Az mı oldu? Geri dönelim, geldiğimiz yerden eve kadar zincirsiz, tasmasız gidelim. Koca hayatı hep yedilerek mi yaşayacaksın ulan? Hep benimle, ya da başka birisiyle? Bu dar ve geniş yolları, bu kıvrımları, inişleri, çıkışları?.. Yarın bir gün kapı açık kaldı ve kaçtın… Sokaktasın ve yanında ben yok, yalnızsın. Kim dost, kim düşman bilmen gerekir. Bilmelisin. Nasıl ve nereye adım atacağını, nereye nasıl gideceğini, yollarda nasıl gezeceğini, otomobillere nasıl ezilmeyeceğini, akşam olunca eve sağ salim nasıl geleceğini… Tek başına yaşamayı bilmelisin. Fırının berisindeki kavşaktan geri döndük. Ben yolun karşı tarafına geçtim, Zeus giderkenki yerdeydi. Zeus gel deyip köpeğe seslendim. O tarafı gezdin, gördün; böyle gidelim de burasını da gör. Önce ikiledi. Gelsem mi, gelmesem mi, şimdi mi gelsem, sonra mı gelsem, otluk içlerinde kedi kokusu var, fare kokusu, böcek kokusu… Bir ışık!.. Aşağıdan bize doğru bir ışık; bir otomobil, hızlı değil ağır ama yürüyor ve geliyordu. Bir otomobil geliyordu. Zeus otluktan çıktı. Yol, yani kenar yol, cadde çok geniş, otoban gibi. Dediklerine göre burası çevre yolu olacakmış ve büyük ve ağır araçlar, şehriçi minibüsleri, işçi servisleri bu yoldan geçecekmiş. Yol yeniydi. Erimiş ziftin üstüne mıcır döşemişler, gelip geçen araçlar mıcırları ezmiş, kimisi ziftle yapışık iç içe, kimi yapışmayan mıcırları lastik tekerlekler fırlatıp atmış, yol zımpara gibiydi. Zeus’a gel demiştim ama dur bekle, şu taksi geçsin de öyle gel diyemedim. Çünkü çağırdım ya, bu yüzden koşarak geliyordu. Önünden geçmek isterken taksinin altına girdi. Şoför görmemişti. Görememişti. Feryat, figan… Taksi geçip gitmiş, köpek altında kalıp ezilmişti. Şok!.. Dondum, yolun üstünde put oldum, öylece kalakaldım. Köpek ezilmişti ama ölmemiş, o da ezildiği yerde, ciyak ciyak bağırıyor, feryadı figan ağlıyor, haykırışları yürek dağlıyordu. Koştum yanına gittim. Şoför de bir köpeği ezdiğini anlamış, az ötede kenara çekip durmuştu. Karanlık. İyi göremiyordum. Araç köpeği ezdi ama neresini? Ön tekerlek belinden mi geçti? Karnı mı deşildi? Ya da kalçasını mı ezdi? Köpeğin kıçı yerde, durmadan bağırıp feryat ediyor, ağzıyla acıyan yerini ısırmak istiyor, ne yapacağını bilemiyor; yazık… Yazık ulan, tüh, tüh, tüh! İşte olacağı buydu ve sonunda oldu! Sütle besleyip büyüttüğümüz, kendisini bizden birisi olarak bildiğimiz, çocuğumuz gibi sevdiğimiz güzelim köpek gözlerimin önünde ezilmiş, ölmemiş, belki ölecek, belki ölmeyecek ama ziyan olmuş, ben put, çaresiz, ne yapacağını bilmez bir halde; yazık! Tüh, tüh, tüh… Keşke bu yola gelmeseydik! Geldik, keşke yukardan gitseydik de geriye hiç dönmeseydik! Döndük; keşke karşıdan gitseydik de buraya geçmeseydik! Ya da gel Zeus diye seslenmeseydim, ya da madem seslendim; acemi hayvan ne bilsin; otomobil köpek ezer mi, önce köpek geçsin sonra ben der mi? Otomobil geliyor görmüştüm. Zeus da koşup geliyor, onu da görmüştüm. Aslında olacakları hissetmiştim. Keşke şoföre dur diye el etseydim! Ya da koşup köpeğin önüne geçseydim! İşte, her şey yaşanmış ve bitmişti. Keşke, keşke, keşke… “Keşke”nin de, “keşke”sinin de... Getir getirebilirsen az öncekileri geri! Hadi, sıkı mı? Cep telefonumu çıkardım, ışığını çaktım ve baktım. Yer kanlar içinde. Ama tekerlek karnından geçmemiş, boku bağırsağı içinde; ayakları ezik, zımpara gibi pütürlü yolun üstünde, zavallı kıpırdayamıyor, ağlayıp kıyametleri koparıyor; ah ulan Okan ah! Zeus’u ezen kimse az yukarda bir süre durdu. Ben köpeğin başında, şaşkın, ne yapacağını bilmez bir halde, ayaklarını ellemek istedim, köpek ellerime sarılıyor, acısı korkunç, bu çok belli, ellerimi ağızlıyor ama sıkmıyordu. Adam her kimse kaçmamış durmuştu. Çünkü görmemiş, köpek önüne kendisi gelmiş, hiçbir suçu yoktu ki. Kapıyı açıp baktı. Git git dedim, işaret ettim. Git kardeşim, çek git. Zavallının acısı çok büyük, benimkisiyse ondan büyük! Aklım başıma gelince baktım ki tek tük de olsa yoldan arabalar geçiyor; bir başkası gelecek, ikimizi de çiğneyip ezecek! Kucakladım köpeği, yolun kenarına taşıdım. Sonra İlkan’ı aradım; Al arabayı çabuk gel! Baytarı aradık, bulduk. Bürosunda buluştuk. Zeus, ağlamış ağlamış sonra susmuştu. Arka ayakları paramparça, belki acısı dindi, belki sızı içine işledi yürek baygınlığı geçirdi; mavi gözleri yaş içinde, melim melim bizi süzüyor, yardım istiyor, beni kurtarın diyor, yalvar yakar ediyordu. Ayağının birisi iyiydi. Baytar ameliyat etti, tüylerini kesti temizledi, yarayı dikti bu tamam dedi. Oh be, sevincimden geberiyordum. Bu ayak iyileşecek çok şükür, gözümle gördüm, belli, bu benim için süper bir haberdi. Sonra sıra ötekine geldi. Ama öteki ayak bir felaketti. Kemikler paramparça, un ufak olmuşlar, etleri öyle, deriler de… Et, kemik, deri birbirine girmiş; ayak tam pestil… Baytar baktı baktı; ağız burun kıvırdı, sonra acaba dedi. Acaba diksek mi? Ya da ayağı bilekten kessek mi? Ne dersin dedi bana. Bilmem ki hocam? Doğrusu neyse onu yapın. Kesmeniz gerekiyorsa… Ama… Dedi sonra, önce bir dikelim, iyileşmezse sora keseriz. İyi, sen bilirsin dedim. Yarayı kesti, biçti, temizledi ve dikti. Antibiyotik verdi, ağrı kesici verdi ve renkli bir sıvı verdi. Karşılığında yüz lira istedi. Paranın canı cehenneme Zeus ölmedi ya, inşallah iyileşecek, bir ayak kesilse bile öteki ona yeterdi. Ah ulan Okan ah! Şehirde köpek bakmak zor iş be! Zor oğlum, zor, zor, zor… Ama laf anlamadın ki! Kalın kafan mı desem, yumuşak yüreğin mi desem, sana ben ne desem; işte bak, yaralandı. O yaralandı, benin de yüreğim dağlandı. Kimsenin köpeği ezilmesin. Kimsenin oğlu, kızı ezilmesin. Kimsenin yüreği ezilmesin, kimse benim gibi üzülmesin… Olan olmuş, olan güzelim Zeus’un ayaklarına olmuş, temenni ne işe yarar ki! Koyduk battaniyenin içine, o daha baygın, aldık eve getirdik. Ölmesin diye sabaha kadar başında bekledik. Ölmedi. İyi, güzel; ölmedi ya, ölseydi ben de kahrımdan ölecek, kendimi ömür boyu suçlu hissedecektim. Yol iz bilmez, iyiyi kötüyü seçemez yavru bir köpeğe sahip çıkamadım diye. Hem şehir hayatına, hem zamanın bir sürü yeniliklerine karşı değilim ama gene de lanet olsun insanları üzen bu şehre, lanet olsun ayakları ezen bu lastik tekerleklere, faydadan çok zarar veren teknolojiye, lanet olsun be dedim. Sabah olunca kendisin gelmişti ama tuhaf olan bir şeyler vardı. Bir şeyler olmuş, başına bir haller gelmişti ama ne? Nerde olduğuna baktı önce. Kırda değil merdiven boşluğundaydı. Kendisine baktı sonra da. Evin merdivenlerinde, bir hasırın üstünde! Yatıyordu. Kalkmak istedi, kalkamadı. Arka ayakları basmıyordu. Sonra bana baktı. Bakışları sorguluyordu. Sorgulayan yüzüne güldüm. Ayakları ezilmiş ve şimdi davul gibi şişmiş birine gülünür mü? Gülünür. Ben ölmediğine sevinmiş, o yüzden ona gülmemiş gülümsemiştim. Başını okşadım, onu candan sevdim. Öyle yürekten sevdim ki, bu sevgim onu teselli etsin istedim. “Oğlum be! “dedim, “ölmedin. Sen ölmedin ama beni hiç sorma; öldüm öldüm dirildim. Sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Bir ayağın iyi, kemikler kırılmamış. O iyi. Öteki kötü! Kangren olup iyileşmezse kesilecek. Olsun be Zeus! Napalım. Oldu bir kere. Başımıza bu da geldi. Olanla ölene çare yokmuş. Napalım. Kesilse bilekten kesilecek. Bir ayak yeter be Zeus! Pardon, pardon, üç tane ayak… Kesilen ayağına da patik takarız. Ne olacak ki!” Bir gün, iki gün, üç gün… Günler geçti ama o günler zor günlerdi. Hem Zeus için, hem benim için, hem de tüm aile fertleri için. Ona iyi baktık ama ne olursa olsun, o, insan değil sonuçta bir köpekti. Günler geçtikçe ayakları şişti. Antibiyotik ve ağrı kesici veriyorduk ama acısı o kadar fazla, yattığı yerden kalkamıyor, yemeğini, suyunu önüne veriyoruz ama kalkıp çişini, kakasını yapamıyor. Kendisini zorluyor, kalkamayınca yıkılıyor, öyle kalakalıyordu çaresiz. Yirmi gün ilaç içti. Yemekten kesildi. Yemeyince, bir de ruh sağlığı bozuldu, ayaklarına ne olduğunu bilemiyor; düzelecek mi, yoksa ömür boyu yerlerde mi sürünecek, ya da ölecek mi, dirilecek mi, sürekli üzüntü içinde zayıfladı, iki kemik bir deri kaldı. Gözlerinin feri gitti, hep yaş içinde, yüzündeki gülüş bitti hep keder içinde, nerde o eski günler, nerde o eski neşeler, ağaç kemirmeler, tornavidamı, pensemi çalıp gitmeler, yaramazlık etmeler?.. İşte hayat sevince güzel! İşte, hayat bütün uzuvlar yerindeyken güzel. İşte her şey, sağ ve salimsen güzel. Her şeyin başı sağlık demişler ama söyler geçeriz, pek de önemsemeyiz. Para pul ne ki, ev bark ne ki, üst baş ne ki; daha o kadar çok ne kiler var ki saymıyorum; hepsi tek bir yaşam için. Yani yaşamak için birkaç bişey var, gerisi boş, fasa fiso, lüzumsuz teferruat; bir köpeğin hastalığında bile gördüm, buna birebir şahit oldum. Canın yanıyorsa oynayamazsın. Canın acıyorsa yatamazsın, kalkamazsın, koşamazsın. Üzgünsen, sağlığını yitirmişsen gülemezsin, konuşamazsın. Umutlarını yitirmişsen, karamsar bir dehlize girmişsen, bir sürü korkuların içindeysen hayata tutunamazsın. İşte, bir köpeğin hastalığında bile ben bunları gördüm. Yüzünde umutsuzlu ve mutsuzluk, gözlerinde yılgınlık ve bıkkınlık, çaresizlik… Yoookk dedim ama kendini salmak yok. Bıkmak, usanmak, pes etmek yok! Ayakları ezilen tek sen misin? Terk edilmiş, bir kenara itilmiş misin? Yanında biz varız. Dostların var, aile fertlerin var. Seni sevenler, sana yardım etmek isteyenler var. Küsmek yok! Peki, küsebilirsin, birçok şeye isyan edebilirsin ama pes etmek yok! Ver elini dedim. El ele, biz bize, bu işin üstesinden geliriz, bu zorluğu hep birlikte yeneriz. Yener miyiz? Yendik. Zor oldu ama olsun. Zor elde edilenler kıymetli olur. Zor kazanılan her şey değerlidir. Ayağının birisi gün günden iyileşiyordu. Ama diğeri bir felaket! Şişti, şişti, şişti. Şiş ayağının dikişleri koptu, yara patladı, kırık kemik uçları dışarılardaydı ve Zeus denile şey bir köpekti sonuçta ve köpekler kemiği çok severlerdi. Yara yerlerini hep yalıyordu bu iyi; hayvanlar yaralarını yalaya yalaya tamir ederlermiş ama ben bu kemikleri yerim diye tutturmasın mı? Vay anasını ulan! Kendi kırık kemiklerine, etinden dışarı çıkmış kırık ak kemiklerine kızıyor, saldırıyor, ısırmak, koparmak, onları çıkarıp atmak… Ya da yutmak… Canı yanmasa kemikleri koparıp alacak, sonra ne yapar bilemem ama yarası da felaket mi felaket bişeydi. Kaç kere götürüp ayağını bilekten kestirmek istedim, sonra vazgeçtim. Biraz daha, bir gün daha, bir zaman daha… Belki iyileşir. Kangren olmadı ya! Daha sonraki günlerde antibiyotikli pomat aldım. Bir sürü gazlı bez, sargı bezi, pansuman malzemesi aldım. Her gün yıkayıp paklayıp pansuman yapıyor, zor da olsa sarıp sarmalıyordum, çok yalamasın, yarayı iyice açmasın diye. İyi. Birkaç gün takip ettim durum iyiye gidiyor. Bir gün, iki gün, üç gün… Bir göçmen gördü bu zaman içinde bizi. Bakmış bakmış uzaktan, beni ve küçük köpeği görmüş, uğraşımızı seyretmiş. Kimisinin kıçına bir tekme vurduğu, kimisinin zehir yutturduğu bir it için verilen bu emek, bu uğraş… Bir gün yanımıza geldi ve baktı. Abi, dedi. Ben sana bir ilaç vereyim, bu yara on günde geçer. Hadi be gözünü seveyim! Hani nerde? Adı domuz yağıymış. Memlekette hayvan yaralarına bunu sürerlermiş. Bırak hayvanları, el ve dudak çatlaklarına bile sürerlermiş. Bu domuz yağı isimli ilacı kullandık. Kullandık ki, hay sağ ol, hay çok yaşa komşu; gerçekten de on gün değil belki ama kısa bir sürede yara iyileşti. Şişlik indi, irin temizlendi, hücreler parçalandı, bölündü, çoğaldı, dokular yenilendi, deri büyüyüp yaranın üstüne yürüdü. Vay anasını; bu domuz yağı felaket bişeydi! Yara iyileşip Zeus da yürümeye, gezmeye başlayınca, ölmediğini, ölmeyeceğini, gene eskisi gibi yaşayacağını anlayınca neşelendi. Bu her halinden belliydi. Yani, konuşmuyor ama anlatıyordu bu gerçek. Köpekle konuşmak, derdini anlamak, ona dert anlatmak işte bu. Sazsız, sözsüz, lafsız... Zeus iyileşti. İyi. Ama şehir denen yer hayvanlara yaşam hakkı tanımıyordu. Bunu bir kez daha anlamıştık. O zaman ne olacak? Zeus denilen bu sarı tüylü, mavi boncuk gözlü köpek ne olacak? Başımıza bu hal geldi, birlikte ne üzüldük, ne gözyaşı döktük. Bir sürü uğraş verdik, sonunda yarı aksak olsa da iyileştik. Yarın daha, gene demir kapı açılacak, o, gene cahil bir çocuk; ezildiğini, ayaklarının lastik tekerlekler tarafından paramparça edildiğini unutacak, gene yola fırlayacak, bu sefer Allah bilir ne olacak? Ya, tekerlekler tam karnından geçerse de içi dışına çıkarsa o zaman ne olacak? Zeus, çocuk işte… İlkan’la Okan da çocuk; Zeus’u alıp köye götürmeliydik ama olmaz demezler mi, olmaz, olmaz… Böyle bir dosttan ayrılmak olmaz. Ama olması gerekliydi. Zeus’u bizim köye götürdük. Koru köy’e… Koru köy, Istranca dağlarının içinde. Koru köy, küçük bir köy. Ama oraya birçok şey henüz gitmemiş, orası hala saf bir köy. Dağları, yaylaları pislenmemiş, dereleri, gölleri kirlenmemiş, ağaçları kesilmemiş, otları çiğnenmemiş. Zeus’u oraya götürdük. Onu, bizim gibi seven birisine verdik, teslim ettik. Ona şekerli süt verecek, pilav, makarna, çıtır kemik yedirecek, yani onu bizim gibi besleyecek birine verdik. Yalnızlık hissetmesin diye yaralıyken üstünde yattığı deniz hasırını da verdik. Ayrılık zordu. Ondan ayrılmak tabii ki zor oldu. Çok zor. Ama böyle olması zorunluydu. Bir ay sonra, sonra gene bir ay sonra iki kez ziyaretine gittik. Kavuşmamız müthiş, ayrılmamız gene zordu. O zaman mevsim güzdü. Sonra, güz gitti kış geldi. Zeus’un ataları Sibiryalı, genlerinde Sibiryalılık vardı; kışı yazdan daha çok sevecekti. Bizim köyün kışları da çok güzeldi hani. Aradan beş ay mı geçti, altı ay mı ne; gidemedik. Gidip Zeus’u göremedik. İnanın onu çok özledik. Burnumuzda tüttü ama bakalım… Yakında gideriz. Ona, ”heeeyy Zeus!” diye sesleniriz. Bizi görünce nasıl sevinir, nasıl koşup gelir, koşup değil uçup gelir bir görseniz. Dört ayağıyla yaylanıp zıplar, üstümüze fırlar çocuklar gibi. Zeus, on altı Mart iki bin yedi doğumluydu. Doğalı bir seneden fazla oldu. Şimdi çok da büyümüştür. Çünkü yaşını geçti. Onu çok özledik. O da bizi özlemiştir. Sarılmanın, şapur şupur yalamanın ölçüsünü de bilemez, bizi yere serer, severken ezer. Aaahh, o anı bir görseniz! İnsan olduğunuzu hatırlayıp biraz gözyaşı dökseniz… “Zeus, o şimdi köyde. Benim köyümde. Ayak ezen otomobillerin değil, ayaklarıyla gezen hayvanların içinde. Hür ve özgür biçimde... Özgürlüğe selam olsun! Özgürlük sevenlere de…” Tevfik Tekmen. 14 Mayıs 2008 Çarşamba*Lüleburgaz* | | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Yazılma: 16.05.2008 | Okunma: 67 | Yorumlanma: 0 BİYOGRAFİ (1) Yıl: 1968 Yer: Istrancalar’da küçük bir köy, (Koruköy / Kırklareli) Ve ben; on birindeyim, ilkokul yeni bitmiş... Öğretmenim babama; “Hüseyin abi, bu çocuk zeki bir çocuk, alıp onu götürelim, okutup adam edelim” demiş… | | devamını gizle..
Günün birinde bir uzak köye amir bir kişi gelmiş. Bir mülki amir… Yanlış olmasın ama örnek olsun diye yazıyorum; bu kişi kaymakam ya da valiymiş. Sanırım bir vali. Vali ne ki? O uzak köydeki köylüler, köylerinde ilk defa bir vali görüyorlarmış. Hoş beş etmişler, saygıda kusur etmemişler. Buyur etmişler, sohbet etmişler, ikramda bulunup misafirperverlik etmişler. Daha sonra bu amir kişiyle köyden yaşlı bir kadın arasında bir diyalog gelişmiş. Konuşmuşlar. Kadın merak etmiş, sormuş; “sen kimsin, nesin?” diye. Amir kişi de o zaman, “ben valiyim” demiş. Yaşlı kadın genç valinin sırtını sıvazlamış; “iyi, iyi…” demiş, “aferin sana vali!” demiş, “okumuş vali olmuşsun ne iyi. Ama keşke birazcık daha okusaydın da öğretmen çıksaydın!” demiş. Bu hikâyeyi eskiler bilir. O zamanların Türkiye’sinde öğretmenlik öylesine değerli, öylesine kutsal bir meslekti. Benim de öğretmen olmam istenmiş ki, çok sevgili öğretmenim (Mustafa Çakın) öncülük etmiş, bir dağ köylüsü olan babam cesaret etmiş, böylece bana bir şey söylenmeden karar verilmiş. O zaman bize en yakın, en münasip yer “Kepirtepe Öğretmen Okulu.” Kepirtepe Cumhuriyet döneminde “Köy Enstitüsü” olarak kurulmuş. Bu yüzden o, Lüleburgaz’a yakın bir yerde, kepir topraklı küçük bir tepenin üstünde bir kompleks… Okulu ve derslikleri var, sanat öğretisi ve el becerisi için atölyeleri var, belki kovanları, arıları yok ama ahırları ve sığırları, davarları var. Koğuşları, ranzaları, yatak yorganları ve bakıcıları var. Yani, parasız pulsuz bir köylü çocuğunun okuyabilmesi hiçin her şey var. “İki tane sınavı var. Kazanırsa gider, öğretmen olup geri döner” demişler. Alıp beni sınava götürmüşler. Tabii kazanamamışım. Babam; öküzle, karasabanla çift süren, sekiz nüfus geçindiren fakir bir köylü rençper o zaman. Yol, iz zaten bilmez. Para dersen zaten nanay!.. Yani para yok. Yatılı bir okul olsaydı olurdu ama kazanamadık, olmadı. Biraz daha okuyabilseydik(!) öğretmen olacaktık belki ama okuyamadık, olmadı. Kepir yolları bize kapalıydı. Bu yüzden bir yılım boşa geçmişti. Ama ne yalan söyleyeyim, o bir yıl da çok güzeldi. Sorunsuz, sorumsuz… Kışın karı, buzu, soğuğu… Kışın aklığı, yazın mavisi, yeşili, sıcaklığı… Oyun, oyun, oyun… Her şey çok çok güzel! Kış bitti, yaz bitti, güz geldi. Güz gelince gözünü sevdiğim öğretmenim gene geldi. “Hadi bakalım Tekmen!” dedi. Aldı beni yanına, götürdü. Kırklareli şehrine götürdü. Önce, Lisenin orta mektebine kaydettirdi. Sonra,”gene sınav” dedi. “Vakıflar Öğrenci Yurdu”nu kazandırıp beni oraya yerleştirdi. Eti sizin, kemiği bizim(!) Bu yurtta tam altı yılım geçti. (Zulüm yılları) Yurt binası üç katlı bir yer. Bodrum, zemin, bir de zemin üstü. Bodrum yemekhane. Dik ve uzun bir merdivenle inilir. Zemin; büyük bir mütalaa salonu ve idarehane, üstü yatakhane. Çeşitli okullara giden, çeşitli köylerden gelmiş on birle on sekiz yaş arası altmış kadar öğrenciydik. Altmış fakir kişi… Altı sene küflenmiş kuru fasulye, saçma gibi sertleşmiş nohut ve bayat mercimek yedik. (Bazen oğlanlar yanıma gelip benimle boy ölçüşürler. Onlar büyük ben küçük. Bana takılıp gülerler. Ben de onlara derim; oğlum, ben yurtta büyüdüm. Çok kereler aç kalmamak için tuz ekmek yedim. Bu kadar büyüdüm ya, çok bile… 1.70 cm. boyundayım.) İnanın mübalağa etmiyorum; bulgur gördük ama pirincin ne olduğunu bilmedik. Sabahları, tastan kaşıkla çay içtik. Zeytin, peynir nerde; çay çanağımızın yanında çeyrek sanayağ bulduysak birbirimize; “bu sabah sana koymuşlar(!)” diye espri yaparak güldük ve sevindik. Kışları Kırklareli çok soğuk olur. Yurtta odun azdı. Belki de Vakıfların geliri azdı. Boy boy altmış çocuğa zor bakıyordu. Belki de gerçek olan oydu ama bu kadar gencecik çocuğu sırf okusunlar diye öldürmenin de bir anlamı yoktu. Madem bakamıyorsun, çağırma! Mütalaa salonunda soba var, o yanıyor salon sıcaktı. Yatakhanemizde soba var ama yanmıyor, orası buz gibi soğuktu. Soğuk kış gecelerinde iki arkadaş bir olurduk, bir yatakta buluşurduk, sırt sırta verip kardeş kardeş uyurduk. Çünkü ikimizin iki battaniyesini üst üste koyuyorduk ısınalım diye. Bu çok uzun hikâye, kısa kısa keselim… Okumayla o yıllarda tanıştım. Bir İlkokul vardı Tırnova caddesinde. Sanırım Ahmet Mithat’tı adı. Bu okulun alt katı Kütüphane, bir de sorumlusu vardı, kadın. Salonun ortasında kocaman bir sobası vardı ve hep gürül gürül yanardı. Sıcacık. Bu yüzden midir ne, sıcağa muhtaç bir köprü altı çocuğu gibi oraya dadanmıştım. Çok zaman hep ordaydım. Kütüphane belki eski püskü, bakımsız ama güzeldi. En azından benim için öyleydi. Bir sürü dergi, bir sürü kitap… Hem sıcak, hem sessiz... Ben de çok sessiz bir çocuktum ve burası tam bana göreydi. Burasını çok sevmiştim. Bir yurtta kalmak, küçük bir çocuk için çok zor inanın. Anasız babasız, kimsiz kimsesiz, korumasız… Tek başına yapayalnız... Kütüphane benim için yurt değil, bir yuvaydı sanki. Ana baba yuvası(ocağı) gibi. Orada kimleri kimleri tanımıştım. Ne hikâyeler… Hele “Jül Vern”in o gizemli hikâyeleri, hele “Kemalettin Tuğcu”nun acıklı hikâyeleri… Denizlerin altı, ıssız adalar, insan yiyen yamyamlar, çer çöple yaşayan köprü altı çocukları… Hepsini çok sevmiştim. Çünkü ben de onlar gibi biriydim. Sonra Tarık Buğra’ları, Halide Edip Adıvar’ları, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Yaşar Kemal’leri tanıdım. Bozkırdaki çekirdek, Vukuat var… Ve hele hele, “İnce Memed!..” Yaşar Kemal’in İnce Memed’iyle roman okumayı bir o kadar daha sevmiştim. Yaşar Kemal’e saygılar sunuyorum. Çünkü onu tanıdıktan sonra hep okudum. Okudum, okudum, okudum… Hem roman, hikâye okudum; hem de ders kitaplarını okuyordum. Mecbur. Sınıfta kalırsan yurttan atılıyorsun. Yurttan atılınca çıra gibi yanıyorsun. Okul hayatın bitti! Sonra, okumayı öyle çok sevmiştim ki, yazar olmaya karar verdim. Ve aldım bir çizgili defter, mavi renkli bir tükenmez kalem; başladım yazmaya. Yaz babam yaz. Lakin zor! Ortaokuldan sonrası ne olacak? Üniversite kiim, sen kim? Yazar olmak(çok güzel resim yapardım) ressam olmak kiim, sen kim? En kısa yoldan hayata atılmak lazım. Kepirtepe denen yere gidememiş, öğretmen olup dönememiştim. Bari vali olayım(!) Orta mektebi bitirmiştim, babam taktı beni peşine. Gidiyoruz. O önde, ben onun peşinde. Ben sessiz mi sessiz, yumuşak patileri üstünde yürüyen bir kedicik gibi... Yürüdüğümüz bir yol var, yolun sağında, solunda koca koca ağaçlar var, yolun ucunda da valilik binası var. Valilik binasının yakınında “İmam Hatip” İmam Hatibe gidiyoruz. Gidiyoruz ama benim ayaklarım yerlerde sürünüyor, hatta geri geri gidiyor. Öf, ne büyük bir sıkıntı! Babama tek kelime söyleyemiyorum. Sıkıntı. Öf, patlıyorum! Tam meydana çıkarken patladım; “Baba…” dedim, “ben hoca olmam. Çünkü cami taşına çıkıp allaekber diye ezan okuyamam!” Babam da ikircikliymiş ki, zınk edip durdu. Döndük. O zaman ziraat mektebine gideyim. Rençper çocuğuyuz ya, ziraat teknisyeni olayım. Tamam. Olur. Gittik Lüleburgaz’a. Orada Türkgeldi çiftliği var bir de ziraat okulu var. Devlet okulu ve yatılı… Ama sınavlıymış. Girdik, yatılıyı kazanamadık. Yatılı olmayınca ziraatçı da olamadım. Döndük. Geldik gene Kırklareli şehrine. Liseye gittik. Babam dedi müdüre; “kaydet bu çocuğu” diye. Müdür; “tren kaçtı!” dedi bize. Geç kalmışız. Gittik Sanat Enstitüsüne. Metal, torna tesviye, marangozluk bölümleri var. Bir de o sene yeni açılmış; elektrikçilik bölümü var. Ama onların sınavları da yapılmış, sınıflar belirlenip ayrılmış. Vay anasını!.. Bizdeki bu şanssızlığa bak! Ama bu şansa bak ki, Ortaokuldaki sosyal bilgiler öğretmenim (Halit Baba)orda, bizi gördü. Müdür yardımcısıymış. Aldı bizi odasına, sordu sual etti. Söyledik olup biteni. (Kendisini saygıyla anıyorum) Çok kızdı. Çünkü sosyal adaletçi birisiydi. Kükredi, bağırdı, çağırdı… Sanat okulunun sınavı, ben ziraat okulu sınavındayken yapılmış. Böyle bir adaletsizlik olur mu? Aynı günde iki okulun sınavı olur mu? Bu çocuk hangisine gitsin, hangisini tercih etsin, böyle bir haksızlık olur mu? Müdürle kavga etti. Kavga gürültü beni okula kaydettirdi. Gittim marangoz bölümüne; bari marangoz olayım dedim. Ağaçları yontmayı, kesmeyi, biçmeyi de seviyordum hani. Hocam iki hafta sonra beni çağırdı, “al bu soruları git çalış” dedi. Gittim, çalıştım, öğleden sonra okula geldim. Gene sınav! Yok, sınavı kaçırdım ama kurtuluş yok. Sınava tabi oldum. Sınav sonunda en yüksek puanla elektrik bölümünü tutturdum. Yaşasın! En iyisi bu, ben elektrikçi olayım dedim. Elektrik bölümünde üç yıl okudum ve 1975 yılında mezun oldum, ehliyetli elektrikçi oldum. Öğretmen ne ki; ziraatçı olamadım, marangoz olamadım, imam olamadım, vali hiç… Elektrikçi oldum ama yetmez, bari doktor olayım dedim! Olacaksam da az buz değil, “ODTÜ”den olayım dedim. Ya da onun gibisinden… Sonuç; hüsran. İyi halt ettim(!) Sen sanat okulu mezunusun, bir üniversiteye girebilmek için sınav oluyorsun, hem de tercihlerini hep doktorluk için yapıyorsun! Zaten o yıllar zor yıllardı. Terör vardı, anarşi vardı, okullarda kavga, gürültü vardı. Boş ver! Baban fakir bir rençper... Elektrikçi oldun ya; sanat altın bir bilezikmiş. Bak, şimdi senin de altın bir bileziğin var. Hem, artık on sekiz yaşındasın. Kocaman oldun. Bir de sevgilin var ya, on altı yaşında. Git onunla evlen. On bir-on iki yaşındaydın, çocuktun ufaktın, evden çıktın ayrıldın. Sıcak bir yuva hasretiyle az mı yandın? Sen duygusal birisin. Duygularınla yaşar gidersin. Ben on sekizinde, o, on altı; kaçıp evlendik. 7 Aralık 1975. Akşam olurken dağlardaydık. Pötikareli bir ceketim vardı. Cebinde sarı bir yirmi beşlik vardı. Yirmi beş kuruşla evlendik. Hava da bir soğuk ki, acaba ne yöne gitsek?.. İşte, buraya kadarı kısaca böyle… Bak şimdi elli birindeyim. Artık emekliyim ama yazar olmuş biriyim. Bir yazar… Vay be! Meslek lisesi çıkışlı bir yazarın yazılarını okuyan herkese kucak dolusu sevgilerimi sunarım. Not: Lütfen, kalem dostluğu denilen saçma sapan işlerle uğraşmayalım. O da ne ki? Bence bu işte biraz reklâm kokusu var. Hem doğru değil, hem de etik değil gibi. (tabii bunların ilan edilmesi, kalem dostu denilen isimlerin, kişi isimleri altında reklâm edilmesi… Site içindeki yazarlar ve yorumcular arasında bölünmelere, gruplaşmalara, kutuplaşmalara sebep olabilir. Bu da iyi bir şey değil. Kanımca.Edebiyat bir gönül işidir. Gönül işi herkesin işi değildir. Yürek ister. Hem, incecik bir yürek! Yazı yazıp birilerine bir şeyler vermek istiyorsan (fikir olarak) bu da dürüstlük ister ki çok önemli! Memleket; yalancıdan, yalakadan, yardakçıdan, dalkavuktan zaten geçilmiyor. Onlar bu sitede de var; sözüm onlaradır, başkasına değil. Hadi dost olalım demekle dost mu olunurmuş? Gerçek dostlar, gerçek dostluklar hiç unutulmaz, çünkü onlar kendiliğinden oluşmuştur. Temelleri sağlamdır. Dost yürekli olan herkes benim dostumdur. Bütün dostlara selam olsun, kalem dostluğu da ne ki? Her fikre, her görüşe, inançlı inançsız (dini inanç olarak)herkese saygılar… Saygısızlar bizden değildir. Tevfik Tekmen. 15 Mayıs 2008 Perşembe/ Lüleburgaz/ *evim* | | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
| ileri > Toplam Yazı: 45Toplam Yorum: 2 onaylanmış, 0 bekleyen Toplam Okunma: 1546 |
![]() Anı Hikaye (4) Asker Hikayeleri (1) Bakire Hikayeleri (3) Bilimsel Hikayeler (2) çevresel hikayeler (0) Efsane hikayeleri (0) Ensest Hikayeleri (4) Erotik Hikayeler (9) Evli Çift Hikayeleri (6) Fantazi hikayeleri (0) Fetish Hikayeleri (1) Gay Hikayeleri (3) Genel Seks Hikayeleri (1) Gezi hikayeleri (1) hayvanlarla sex (1) Is Yerinde Seks (2) Mektup Hikayeleri (0) Porno fiLmLer (1) Sex Hikayeleri (4) Taciz Hikayeleri (1) Tecavüz hikayeleri (1) İronik hikayeler (0) ![]() Türbanli Çift (157) KARIMLA BENİ SİKTİ (115) Ilk Deneyim (78) ÇOK GÜZELDİ (76) Dul Yeliz (73) Zorla Siktiler (73) Güzel Hemsire (68) UYKU İLACI VE EMİNE (67) Masturbasyon da Yeni Cağ (60) sikişin adı (52) ![]() Sohbet
|
![]() mircini.com powered by mIRCINI
|
![]() |












